Budizm’in başlangıcı ve Çin’de yayılması

0
949 views
Longmen Mağaraları'ndaki Buda heykeli. Luoyang, Henan

Yazar: Mehmet Günaydın

Budizm, dünyada beş yüz milyondan fazla insanın mensubu olduğu ve bunun yanı sıra günümüzde savunduğu tezler, öğretileri ve hayata kattığı felsefe ile batı ülkelerinde giderek popülaritesini artıran bir Doğu-Uzakdoğu dinidir. Başlangıcı, yayılması ve tarihsel süreci itibariyle de diğer dinler veya sosyal hareketler gibi ilk olarak bulunduğu coğrafyada etkisini göstermiştir.

Budizmin başlangıcı MÖ 5. yüzyıla dayanır. Budizmin kurucusu olan Siddhartha Gautama (Sakyamuni 释迦牟尼), diğer ismiyle Buda, geleneksel olarak kabul edilen hayat hikayesine göre aslında günümüz Hindistan topraklarında bulunan Sakya kabilesinin prensidir. Babası Kral Suddhodana’yı ziyaret eden bir bilgenin, kendisine oğlu ile ilgili ‘’Bu çocuk ya muhteşem bir kral ya da muhteşem bir Sadhu (Kutsal Kişilik) olacak’’ demesinden sonra Sakyamuni’nin ileride kral olmasını isteyen babası, onu hayatın bütün zorluklarından soyutlamaya çalışarak 29 yaşına kadar zenginlikler içinde büyütür. Sakyamuni 29 yaşına geldiğinde saray dışındaki gezilerinden birisinde bir gün acı çeken bir adam görür ve bu çok ilgisini çeker. İlk kez acının ne olduğunu gören Sakyamuni, saray dışında yaptığı diğer gezilerinde de ölen, acı çeken insanlar ve çileci dervişler gibi insanlarla karşılaşınca hayatın içinde acı olduğunu fark eder ve acıyı yenmenin yollarını aramak için derviş olmaya karar verir. Çeşitli dervişlerle çileli zamanlar yaşayan Sakyamuni, nefsi isteklerden soyut tamamen yoksun bir hayat ile çeşitli ruhani güçler kazandığını fark etse de bunun vücuda zarar verdiğini de görür. Geliştirdiği meditasyon tekniklerini ve ne vücuda zarar verecek kadar çile çekme ne de her isteğini yerine getirme şeklinde tanıttığı orta yolu Buda (Aydınlanmış Kişi) adını kullanarak insanlara anlatmaya başlar.[1]

Hindistan topraklarında başlayan Budizm, Sri Lanka, Güneydoğu Asya’da Tayland, Vietnam, Laos vs. kuzeyde de şimdiki Pakistan’da bulunan Keşmir bölgesinden geçerek Çin’in Xinjiang topraklarına ulaşmış, oradan Çin’e doğru yayılmış, tarihsel sürecinde değişimlere de uğrayarak değişik kollara ayrılmıştır. Budizmin öğretileri şu üç temel esasa dayanmaktadır:

  1. Acı ve üzüntü hayatın ve varoluşun bir parçasıdır.
  2. Üzüntülerin nedeni insanın istek ve arzularıdır.
  3. İstek ve arzular bırakılırsa insan mutluluğa erer ve acıları biter. [2] 

Tarihsel sürecinde Budizm, üç bin yıllık yazılı tarihi bulunan ve geçmişten beri Uzakdoğu medeniyetinin başlıca sembolü olan Çin kültürüne de birçok açıdan etki etmiş, toplumsal ve siyasal birçok süreçten geçtikten sonra günümüzde Çin Budizmi olarak literatürdeki yerini almıştır.

Budizmin Çin’e ulaşması ve yer edinmesi

Budizm, Çin hanedanlıklarından Qin ve Han zamanında Çin’e ilk defa ulaşmış, sonrasında Üç Krallık, Jin ve Sui, ardından Tang ve Song hanedanlıkları dönemlerinde gelişmesini devam ettirmiştir. Bu süre boyunca halktan ve krallıklardan kabul görmüş, karşılıklı gelgitler ve çevrilen eserlerle meşruiyetini ve yayılmasını artırmış, Song hanedanlığı döneminde farklı kolları ile birlikte tamamen Çin Budizmi olarak şekillenmiştir.

Budizmin Hindistan’daki başlangıcı Çin’in Zhou hanedanlığı dönemine rastgelir. MÖ 5. yüzyılda ortaya çıkan Budizmin Çin’e ilk olarak ne zaman geldiği ise tam olarak bilinmemektedir. Bilindiği kadarı ile ilk gelen Budistler, o zamanın Hindistan’ındaki çeşitli ilaçlar, gıda ile ilgili teknikler (şeker yapımı gibi), Budist heykeller gibi somut öğelerle gelmiş ve ilgi çekmeye çalışmıştır. Yine bilinen ilk güzergâh günümüz Xinjıang toprakları üzerindeki sınır geçiş bölgeleridir. Tam olarak hangi amaçla geldikleri net söylenemese de daha sonraki dönemlerde çevrilen eserlerden yola çıkarak Budist rahiplerin bu yaşam felsefesini veya Budizm dinini etraflarına yayma niyeti ile seyahat ettikleri kanısına varılabilir.

Tarihsel kayıtlara göre ise Budizm Çin’e Doğu Han hanedanlığı döneminde MS 70. yılda gelmiştir. Shiyemoteng ve Zhufalan adındaki iki Budist rahip yanlarında getirdikleri heykeller ve eserler ile o zamanın başkenti olan Luoyang şehrine kabul edilmiş, tapınak inşası için kendilerine izin dahi verilmiştir. Çin’deki ilk Budist tapınağı olan Baimasi (白马寺 Beyaz At Tapınağı) ve ilk çeviri eserlerinden kabul edilen Kırk İki Başlık(四十二章) çevirisi yine bu döneme denk gelir. (Tapınakla ilgili görsellere ulaşmak için buraya tıklayınız)

Budizmin Çin’de yer edinmeye başlaması Üç Krallık dönemine kadar uzamış (yaklaşık 140 yıl) ve Üç Krallık döneminden itibaren Çin’de aslen yer edinmeye veya diğer bir ifade ile Çinlileşmeye başlamıştır. Budizmin Çin’e ulaşması ile yayılması arasındaki zamanın uzun olmasının en önemli sebepleri Budist rahiplerin ilk kez Çin’e geldikleri dönemde Çin’de özellikle Konfüçyanizm ve Taoizm öğretilerinin hakim olmasıdır. Burada özellikle Konfüçyanizm üzerinde durmak faydalıdır zira Taoizmden de önce ortaya çıkan bu öğretilerde veya o zamanki hali ile, dinde temel Çin kültürünün esaslarını oluşturan kaideler daha sonra değişik zamanlarda Çin’e gelecek olan bütün dinlerde bir çeşit turnusol kağıdı vazifesi görmüş, benzerlikleri ve farklılıklarına göre halktan ve krallardan kabul görmüş veya reddedilmiştir. Hatta çoğu din -Budizm dahil- ilk başlarda Konfüçyüs Öğretileri üzerinden bir çeşit makbuliyet almaya çalışmıştır. Budizmin Çin’e ulaştığı zamanlarda da rahiplerin insanlara Budizmi direkt olarak kuralları-felsefeleri üzerinden değil de meditasyon (禅 chan), nefes sayma teknikleri ve bunlarla alakalı Budist yazıların çevirileri ile insanlara sunmasının önemli bir sebebi bu kabulü kolaylaştırmaktır.

Çin kültürü ve Budizm arasındaki temel farklar

Budist görüşlerin Çin’e direkt olarak değil de somut nesneler, yaşam felsefesi veya Kungfu, Qigong (nefes teknikleri vb.) ile girmesinin sebepleri altında Çin kültürü ile Budizm arasındaki şu zıtlıkları sıralamak dönemi ve insanları anlama adına faydalı olacaktır:

  1. Ruhun varlığı: Budizm ruhun varlığını kabul etmez, bundan ayrı olarak ruh yerinde saydığı şey kişinin bilgileri, tecrübeleri ve iyi kötü yaptığı ameliyelerdir. Ölen insan bedenen yok olmasına rağmen bilgileri, tecrübeleri ve iyi-kötü işleri kalmakta, ya başka alemlerde farklı hayatlar olarak veya yine bu dünyada herhangi bir canlı (insan-hayvan ayırt etmeksizin) olarak tekrar ortaya çıkmaktadır. (Cennet-cehennem benzeri kavramlar dahi işin içine girer yalnız konuyu uzatmamak açısından bu detayları atlayarak kısaltıyoruz.) Oysa Çinliler ruhun varlığını kabul etmeye yakın bir bakışa sahiptir; insanların öldükten sonra sadece bedenen yok oldukları ruhlarının ise bir yerlerde bulunduklarına inanırlar. Günümüzde dahi ölen aile bireyleri her sene anılmakta, onlar için paralar, eşyalar, hatta kadın maketleri vs. yakılmakta ve ölen yakınlarının bunlardan istifade ettikleri düşünülmektedir.
  2. Buda’ya dönüşme: Budizm’de var olan ve meditasyonun temelini oluşturan bir amaçtır. Kişi içindeki bütün istekleri ve üzüntüleri aşarak Buda’ya (aydınlanmış kişi) dönüşmekte, olayların perde arkasını görmektedir. Ayrıca bu kişisel eğitim tek bir hayatla sınırlı kalmayıp belki yüzlerce hatta binlerce hayat evresinden geçerek ancak elde edilebilecek bir üstünlüktür. Lakin Çinliler tek bir hayatta sonuca ulaşamamayı veya diğer hayatlarda bu eğitime devam etmeyi kısır bir döngü olarak kabul etmiş ve bu zorluğu baştan reddetme yoluna gitmişlerdir.
  3. Budist rahiplerin krala saygı göstermesi: Budizm’de olmayan bir durumdur, zira Budist rahipler içlerindeki isteklerden sıyrılma yolunu seçmiş ve diğer insanlardan bu noktada ayrı olduklarını düşünmüşlerdir. Onların gözünde diğer insanlar gibi krala saygı göstermek, bundan iyilik beklemek veya korkmak düşülmemesi gereken bir durumdur. Çin’de ise kralların ölüm emri kendisine yazıtla bildirilen insanların kral huzurunda teşekkür ederek kendisini öldürmesi, kral bir yerden geçerken kimsenin başını kaldırmaması hatta kralın fermanları okunurken dahi herkesin eğilmesini söylemek zıtlığı vurgulama açısından yeterli olacaktır. İstidradi olarak eklemek gerekirse; daha sonraları Budizm kralların yönetim gücü arttıkça onlara saygı gösterme yoluna gitmiş, bu tarz zıtlıkları da kendi içerisinde veya otoriteye açıklayarak otoriteden gelecek baskılardan kurtulmayı kısmen başarmıştır.
  4. Saç kestirmek ve evlenmemek: Budist rahiplerde yapılması gereken bir kural olmakla beraber, Çin kültüründe saç aileden gelen bir miras ve kesilmesi kesinlikle çirkin kabul edilen bir davranıştır. Evlenip geriye bir nesil bırakmak ise Çin kültüründeki temel gerekliliklerden birisidir. Bununla ilgili onlarca atasözü, yüzlerce deyim, binlerce yazı-şiir sunmak mümkündür.
  5. Yabancı din olarak kabul etme: Aslında Budizmin ilk başta Çin’e girmesinin önündeki en önemli engelin bu olduğu söylenebilir. Çin’de yabancılar için söylenen Hu (胡), Yi (夷), Yang (洋), Gui (龜) gibi bütün kelimeler dil kökeni itibari ile kötü anlamlar barındırır. Budizm için de durum böyledir, ilk başlarda insanlar Budizmi Fojiao (佛教) olarak değil de Hujiao (胡教) olarak dillendirmiş, Taoizm ve Konfüçyanizm ile tartıp reddetmiştir. [3] Daha sonraları Laozi ile ilgili uydurulan bir efsane ile (Laozi’nin Hindistan’a gitmesi, Sakyamuni’yi eğitmesi ve Budizm’in ortaya çıkması ile ilgili bir efsanedir) bu önemli engel kısmen aşılmış ve bu efsane Budizmin Çin’de kabul görüp güçleneceği zamanlara kadar Budistler tarafından da reddedilmemiştir.

Budizmin Çin’e ulaştığı ilk dönemlerde Çin halkının Budizmi kabullenmesinde önemli bir yeri bulunan ve Çin Budizm tarihinde önemli kişiliklerden birisi olan Anshigao’dan kısaca bahsetmek gerekir. Anshigao zamanın Pers topraklarından gelme, aslen ülkesinin prensi olan lakin krallığı istemeyip tapınağa kendisini adayan, sonrasında ülkesinden ayrılıp Çin’e kadar gelen bir Budist rahiptir. Kendisinin MS 147-149 tarihleri arasında Çin’e geldiği varsayılmaktadır. Çin’e geldiğinde Budizm yukarıda bahsedildiği üzere bir çeşit din olarak değil de daha çok saygı gösterilen bir felsefe veya Buda heykellerine tütsü yakılıp iyi dileklerde bulunulan bir tapınma şekli olarak bilinmekteydi. Eski zamanlarda Çin kültüründe bir din veya tanrılaştırılmış bir heykel ya da ibadet edilen bir nesne görülse buna tamamen karşı çıkılmaz, daha çok saygı ile yaklaşılırdı. Çinliler Budizm’e de aynı şekilde direk karşı durma değil de Buda heykellerine saygı gösterme şeklinde olumlu sayılabilir bir tepki vermişlerdir. Yalnız bu bir çeşit kabul etme değildir. Bilakis bu Çin için bir çeşit medeniyet göstergesidir. Ancak belirli bir entelektüel seviyeye ulaşmış halklar farklı bir dine bu şekilde bir karşılamada bulunabilir. Anshigao Çin halkının bu hoşgörüsünün sağladığı ortamda günümüzün hesabı ile yüzlerce sayfaya tekabül eden Budist klasikleri Çinceye çevirerek Budizmi Çin’e tanıtmaya çalışmıştır. Çin’deki bilinen ilk çevirmen üstadı olan Anshigao tarihsel kayıtlarda “Anshigao’dan sonra Çin Budist öğretilere sahip oldu’’ diye övülür.[4]

İlerleyen zamanda Üç Krallık döneminde Budizm, Wu Krallığının başkenti -şimdiki ismi ile- Nanjing’de tapınak inşa eden Kangsenghui ile ismini duyurmuştur. Kangsenghui Xinjinag bölgesinde doğmuş, ardından Wu Krallığının başkentine gelmiş olan bir rahiptir. Kangsenghui’in isminin bu derece duyulmasının sebebi olarak Konfüçyanizm ve Taoizme olan hâkimiyeti gösterilir. Çevirdiği eserlerde Çin’in kadim fikirlerine değinmesi Budizmin ilk zamanlarda karşılaştığı zorlukları ve anlaşmazlıkları gidermede başarıları olmuştur. Ayrıca bu ona zamanın kralı Sunquan’in saygısını kazandırmıştır. [5]

Günümüzün Xinjiang topraklarında bulunan eski adı ile Yutian ve Qiuci (Kucina) bölgelerinde Budizm daha çok etkili olmuş, Çin’den Hindistan’a Budizmi öğrenmeye giden rahiplerin hemen hemen hepsi bu bölgelerden geçerek seyahat etmişlerdir. Budist ülkeler ile sınırdaş olmanın yanı sıra Çin’den komşu ülkelere geçiş güzergahı üzerinde bulunması da bu bölgelerin Budizm adına önemini artırmıştır. Çin’den batı topraklarına Budizm öğrenmeye giden bilinen ilk kişi Zhushixing’dir. Budist rahip olduktan sonra Bajie (八戒) ismini almıştır. (Çinin en önemli kültürel eserlerinden olan Xiyouji’deki (Batı Gezi Hatıraları) Zhubajie’nin 猪八戒 Zhushixingden esinlenerek oluşturulduğu düşünülür.) Wei Krallığının başkenti olan Luoyang’da Budist öğretileri işlerken çevirilerin yetersiz olduğunu veya aslının bozulduğunu düşünerek asıllarına ulaşmak maksadı ile batıya gitmeye karar vermiştir. MS 260 yılında yola çıkmış Yutian bölgesine seyahat etmiş orada istediği eserlerin aslına ulaşmış ve yaklaşık altı yüz binden fazla karakter tutan yazıtları aynı ile tekrar kaydetmiş ve öğrencisi ile Çin’e geri yollamıştır. Sonradan gelen Budistler yazdıklarında eksikler bulmuş olsa da Zhushixing’in en önemli etkisi yolladığı yazıtlarla değil, bütün zorluklarına rağmen Budizm öğrenmek için yola çıkması ve engelleri aşarak istediğine ulaşması ile olmuştur. Ayrıca Zhushixing, üzerinde akademik çalışmalar yapılan Faxian (法显) gibi Çin Budizmi’ne etkisi önemli derecede büyük olan kişilerin batı ülkelerine Budizm öğrenmek için gitmesine ilham olan kişi olarak da bilinir.[6] 

Sonuç

Bütün bu karşılıklı temaslar, seyahatler ve çevrilen eserler neticesinde Budizm karşılaştığı sosyo-kültürel, ekonomik ve coğrafi engelleri aşarak Çin topraklarında yer edinmiş, ulaştığı yerlerde otoriteye de kendisini kabul ettirdikten sonra gelecek nesillerin Çin Budizmi olarak şekillendireceği yeni bir din olarak Çin’de geniş kitlelere sesini duyurmaya başlamıştır.

 

Kaynaklar

  1. The Life of the Buddha: The Four Sights
  2. Yang Cengwen (杨曾文), 中国佛教 (Çin Budizmi), Din ve Kültür Yayınları(宗教文化出版社), 2005
  3. A.g.e
  4. 高僧传(Biographies of Eminent Monks), bahsedilen kişilerle ilgili bölümler
  5. A.g.e
  6. A.g.e

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here