Çin’in son 20 yıldaki ekonomik büyüme hızı ile bütün dünyanın dikkatlerini üzerine çektiği bir gerçek. Ekonomik olarak bu hızlı büyümenin ve gelişmişliğin diğer alanlarda da parelellik göstermediği ise Çin hakkında sıkça belirtilen sorunlardan biri olarak karşımızda çıkmakta. Özellikle Çin’in ekonomik büyüklüğüne eş değer bir siyasi ağırlığı olmayışı ve dış politika büyük bir devlet refleksi göstermeyişi Çin’in ABD’ye rakip olan bir süper güç olma noktasında eksliğini daha net bir şekilde gösteriyor.   Çin bir yandan eksiklerinin farkındalığında hareket etmeye çalışırken, diğer bir yandanda mevcut ulusarası sistemde kendi ülke çıkarlarını garanti altına alıp uluslararası konumunu yükseltmeye çalışıyor. Şüphesiz tüm bu amaçların uygulanmasında tutarlı, aktif ve uzun vadeli bir dış politika stratejisine sahip olmak sadece Çin için değil diğer tüm ülkler için hayati önem taşıyan bir konu olsa gerek.

Geçtiğimiz bir kaç yıl içerisinde uluslararası jeopolitk düzlemde meydana gelen önemli değişimlerle birlikte Çin dış politika sratejisi önemli değişim siyanlleri verdi. Özellilke Çin akademi camiası tarafınca bu konu kaleme alınarak, Çin dış politika stratejiisnde yapılacak değişimin Çin’in geleceği adına hayati önem taşıdığı fikri ortaya atıldı.Yapılan bu akademik çalışmlara içerisinde en dikkate değer çalışma kuşkusuz Pekin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Fakültesi dekanı Prof. Wang Jisi’nın Çin dış politika stratejisi üzerine ortaya koyduğu ‘Batı’ya açılım’ fikriydi. Temelde Çin dış politika vizyonunun kendi sınırları batısında kalan bölgeye daha fazla odaklanmasını savunan bu kavram, Çin’in ekonomik politikaların dışında kültürel, eğitim, halklar arası ilişkiler gibi daha geniş bir yelpazaede kendi sınırının batısında kalan bölgeyle sıkı ilişkiler geliştirmesini ifade ediyor. Özellikle Orta Asya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgelerini merkez alarak yapılan bu kurgulama ile Çin’in dış politikadaki stratejik yönelim alanının bu bölgelere kaydırması gerektiği vurgulanıyor.

Çin’in özellikle son zamanlarda dış politikadaki stratejik vizyon arayışlarının nasıl bir arka planda geliştiğini anlamak, batıya açılım kavramının neleri ifade ettiği ya da hangi etkenler etrafında oluştuğu adına önemli olacaktır. Burada sağlıklı bir analiz yapabilmek için öncelikle Çin’in günümüze kadar olan dış politika stratejisini kısaca bir gözden geçirmemizde fayda var.

1800’lü yılların sonunda Batılıların Çin’i işgal etme çabaları ile birlikte Çin zorlu bir sürece girmiş, Batılılarla girilen mücadelinin yanında Japonlarla yapılan savaş ve ülke içerisinde ki Milliyetçi Parti ve Çin Komünist Partisi (ÇKP) arasındaki çekişme nihayet ÇKP’nin üstünlüğü ile tamamlanarak Çin için tüm yönleriyle yeni bir süreç başlamış oldu. ÇKP ile kurulan Çin Halk Cumhuriyeti kuşkusuz devlet yönetim sistemini sosyalizm olarak belirledi. Kuruluşunun hemen bir yıl sonrasında Rusya ile ittifak anlaşması imzalayan Çin, bu şekilde uluslararası konumunu da belirlemiş oldu. Oysa Rusya Qing Hanedanlığının son zamanarında yani Yeni Çin’den hemen önce ülkenin başat düşmanı olarak görülüyorudu. Fakat Mao Zedong ÇKP’nin çıkarları açısından dönemin dış politika stratejisini Çince ifadesiyle Yi Bian Dao (tek taraflı) olarak belirledi. Çin Soğuk savaş döneminde de Doğu ittifakı yanında alarak dış politika stratejisinde bazı dönemler dışında Sovyet Rusya ile olan tek yönlü politikasında genel bir sapma yaşamadı. 1965 yılında ABD’nin Wietnam savaşına girmesiyle Çin kendi güvenlği açısından rahatsız olmuş ve başta güvenlik olmak üzre dış politikadaki öncelikli yönelimini Güney Doğu Asya bölgesine kaydırmıştı. Stalin’in ölümünden sonra ABD ile barışçıl bir politika yürütme fikrini savununan Kuruşcef ile birlikte Çin-Sovyet Rusya ilişkileri eskisi gibi olmayacağı anlaşıldı. 1971 yılında Birleşmiş Milletler’in Çin Halk Cumhuriyetini Çin’in tek resmi temsilcisi olarak tanımasıyla birlikte Çin’in uluslararası konumunda değişme olmuş, bununla birlikte sıkı dostu Rusya ile aralarındaki ilişkide gerilim sinyalleri vermeye başladı. Yine bu yıllarda Rusyanın yayılmacı emelleri bu kez Çin için tehdit oluşturuken, Sovyet Rusya 1970’e kadar Çin’in ülke güvenliğine tehdit olarak görülen ABD’nin yerini almıştır. Bu süreçle birlikte Çin dış politika stratejisinde Mao Zedong’la birlikte tekrar bir değişim gerçkeleşti. Bu kez belirlenen stratejiyi 1973 yılında Mao Zedong Amerikan Başkanı özel temsilcisi Henry Kissenger ile yaptığı görüşmede şöyle ifade etmiştir: ‘Bir yabancı arkadaşımla konuştum, bence enine bir hat çizilmeli, yani bir enlem; içerisinde ABD, Japonya, Çin, Pakistan, İran, Türkiye ve Avrupa’nın olduğu bir enlem.’ diyerek ABD ile birlikte Rusya’ya karşı ortak baskı uygulmayı ifade etmişti. Bu aynı zamanda Çin dış politikasındaki değişimi ifade etmekteydi. ABD devlet başkanı Nikson’un Çin’i ziyaretinden sonra  normalleşme sürecine giren ve 1979 Deng Xiaoping’in ABD ziyaretiyle resmi olarak ilişkilerin başlaması da Çin dış politika stratejisinde büyük değişimlere neden oldu. Kuşkusuz bu değişimin en büyük sonucu Deng Xiaoping lideriğinde başlatılan Dışa Açılım ve Reform hareketiydi. Her ne kadar Çin bu dönemde dışa açılmış olsada bu açılım ekonomik çerçevenin dışına çıkmadı ve yine Güney Doğu Asya coğrafyasında sınırlı kaldı. Dışa Açılım ve Reform hareketinin bu süreçte en önemli yönelim bölgesi bu bölgeler oldu ve Çin’in ekonomik kalkınmasında çok önemli katkıda bulundu. 1991’de SSBC dağılması Çin’e yaşananlardan ders çıkarma imkanı tanırken, dış politika stratejisi bölgele ülkeleriyle istikrar sağlamaka ve Asya Pasik bölgesini temele alarak dünyaya açılmak oldu. 1996’da kurulan Shanghai Beşlisi 2001 yılında Shanghai İşbirliği örgütüne dönüşerek Çin, yükselen ekonomisiyle birlikte Orta Asya’da geleceği için hem enerji hemde güvenlik açısından kontrolünü sağlayacak bir mekanizma gerçkeleştirdi.

Özetle 65 yıllık süreç içerisinde Çin dış politika stratejisi ilk dönemlerinde Mao’nun Sosyalist ideoloji kurgulaması ile başladı, ardından Sovyet Rusya’nın tehditi ile birlikte Mao’nun ideolojik dış politika stratejisinden çıkaran daha realist bir yol tercih edildi. Deng Xiaoping dönemine gelindiğinde ise ekonomik taban üzerine kurgulanmış bir dış politika stratejisi sergilendi. Fakat tüm bu süreç içerisinde Çin dış politika stratejisi öncelikli yönelim alanı olarak Güney Doğu Asya sınırlarını aşmadı. 65 yıllık bu süre zarfında Çin dünya tarihinde hiç görülmemiş bir şekilde ekonomik büyüme yakalayıp uluslararası konumunu yükseltirken, dış politika stratejisi genel olarak Güney Doğu Asya bölgesi ile sınırlı kaldı. Küresel güç olma yolunda ilerleyen Çin için sınırlı yönelim alanı olan bir dış politika anlayışı düşünülemez. Özellike geçtiğimiz bir kaç yıl içerisinde daha da ön plana çıkan bu eksiklik, Çin akademi çevresi ve devlet yetkililerinin üzerinde önemle durduğu bir konu oldu.

Neden Batı’ya Açılım?

Bu soruya geçmeden önce Batı kavramının ne ifade ettiğini kısaca izah etmek gerekir. Burda ifade edilen Batı kavramı klasik manada ifade edildiği gibi Avrupa coğrafyasını ifade etmemektedir. Aksine Çin’in batısında kalan Orta Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgelerini merkez almaktadır.

Jeopolitik temele dayandırlan bu kurgulamanın neden bu bölgelere yöneldiğini ise Çin’in dış politikada ABD tarafından çevrelendiği ve manevra alanın daraltıldığı için ‘Batıya Açılım’ olarak ifade edebiliriz. ABD’nin Vietnam savaşına girmesi, Kore Savaşında müdahelede bulunması gibi geçmişteki müdahaleleri ile bölgede oluşturuduğu ittifaklarla Çin’i çevreleme politikası izlemişti. Özellikle Çin’in günden güne artan etkinliği ABD’nin Çin’i çevreleme politikasını daha da önemli bir konuma getirdi ki, Obama hükümeti 2011 yılında ABD’nin öncelikli stratejik yönelimini tekrardan Asya-Pasifik bölgesine kaydıracağını açıkladı.  ABD’nin stratejik yöneliminde yaptığı değişiklik Çin’i bölgede daha da kısıtlayıcı bir konuma itecek, çünkü Çin zaten bölgede lider ülke olma refleksini göstermekte zorlanıyor. Çin’in 2012 yılında Japonya ile yaşadaığı Senkaku adası sorunu ve bunun gibi bölgedeki diğer Doğu Asya ülkeleri ile olan ve zaman zaman bölgedeki tansiyonun yükselmesine neden olan sınır anlaşmazlığı sorunları Çin’i dış poltikida oldukça kısıtlamış durumda. Bunun yanında ABD’nin bölgedeki müttefikleri üzerinde uyguladığı politika işi daha da karmaşıklaştırırken, bugün Filipinler ya da Wietnam gibi çoğu açından Çin’le kıyaslanamaycak küçük ülkeler dahi ABD’den aldıkları cesaret ile bölge de Çin’e çok rahat meydan okuyabiliyorlar. Tüm bu karmaşıklık içerisinde Çin’in etkin bir politika sergilemesi ve bölgede lider ülke refleksini gösterebilmesi için , kuşkusuz zamana ihtiyacı var ve buda Çin için dış politikada yeni manevra alanı oluşturmakla kazanılacak bir durum. Bu manevra alanını en verimli ve en çıkarlı şekilde kazanacağı coğrafya ise her açıdan sırasıyla Orta Asya, Kuzey Afrika ve Orta Doğu olarak gözükmekte. Wang Jisi’nın da ifade ettiği gibi, bu bölgeler Çin için dış politikada oldukça yeni olmakla birlikte çıkarlarını koruyabileceği ve uluslararası konumunu yükseltebileceği bir bölge. Çünkü özellikle Orta Asya açısından tarihi bir geçmişi bulunurken, Shanghai İşbirliği Örgütü ile de hazır bir mekanizması bulunmakta. Ayrıca Çin’in bu bölgedeki ülkerlerin hiç biriyle doğrudan tarihi bir sorunu olmamakla beraber, bölge ülkelerinin Çin’e çok olumsuz bir bakış açısıda bulunmamakta. Aksine bölgedeki çoğu ülke ekonomik kalkınma modeli olarak Çin’i örnek almakta. Bunun dışında Çin’in gerek ülke güvenliği, gerek enerji kaynağı açısında bu bölgelerin Çin için ülke çıkarları açısından oldukça büyük önemi var. Belkide en önemlisi, özellikle Orta Asya’da ABD etkinliğinin çok fazla olmaması, Orta Doğu’da da kötü bir  ABD imajının bulunması Çin için avantajlı noktalar olarak karşımıza çıkmakta. Yine aynı şekilde Çin’in Kuzey Afrika ülkeleriyle geliştirdiği sıkı ilişkilerle şimdiden Avrupa ve ABD’ye karşı önemli kazanımlar sağlamış durumda. Burada kavramın daha kolay anlaşılması adına Türkiye üzerinden bir benzetme yapabiliriz. 2002 yılı itibariyle Türk dış politikasında gerçekleşen değişimi düşümdüğümüzde Türkiye uzun yıllar Avrupa merkezli dış politika açılımının yanı sıra Ortadoğu başta olmak üzere Doğuya yönelmiş ve kısa zaman dilimi içerisinde uluslararası arenadaki etkinliğini artırmışıtı. İzlenen bu çok eksenli politika ile Türkiye etkinliğini artırmanın yanı sıra başta Avrupa Birliği süreci olmak üzere AB ile olan ilişkilerinde kısa zamanda önemli gelişmelere yaşamış, Avrupa karşısında diplomatik manevra alanı oluşturmuştu. Ok-yay prensibi ile ifade edilen bu anlyışı Çin’in ‘Batıya Açılım’ kavramında düşünmemiz Çin içinde benzer sonuçlar doğuracaktır.

Özetle Çin dış politika stratejisini ok-yay benzetmesiyle ifade ettiğimizde, Çin’in yayı kendi sınırları batısında kalan bölgelere ne kadar gererse Güney Doğu Asya’ya fırlatacağı ok o denli etkili olacaktır. Bu şekilde bölgesi dışında oluşturduğu ilişkilerle ABD’nin Güney Doğu Asya’da kuşatıcı politikasına karşılık diplomatik manevra alanı yakalerken, aynı zamanda geliştirdiği ilişkilerle uluslararası konumunu yükselterek Güney Doğu Asya’da yaşadığı mevcut sorunları çözmede hem zaman hem de güç kazanacaktır.

Yenilikçi ve Sınırlayıcı Yönleri

Böylesine bir dış politika stratejisi kurgulaması mevcut Çin tarihi açısından yeni bir vizyon ifade etmekte. Çünkü beş bin yıllık tarihi içerisinde Çin hep kendi içerisinde kalan bir uygarlık olmuştur. Bu açıdan bugün Orta Asya sınırlarının ötesinde bir dış politika kurgulaması ve kurgulanan bu politikanın evrensel değerler içererek kucaklayıcı bir vizyon çizmesi Çin için oldukça yenilikçi bir yaklaşımdır. Bu açıdan batıya açılım mevcut dış politikanın aksine daha aktif bir dış politika olgusu getirmekte. Bir diğer açıdan düşündüğümüzde ise Çin dış politikasına esneklik sunmaktadır, öyleki batıya açılım stratejisiyle aslında Çin  kendi iç ve dış problemlerini çözmede zaman kazanakacak buna paralel uluslararası konumuu daha da yükselterek Güney Doğu Asya’da ki sorunlara müdahele edecek ki, bölgede lider ülke olma ve sorunları çözmede avantajlı konuma yükselecek. Böylelikle bir yandan ülke çıkarlarını koruken diğer yandan bölgede pasifize edilen kimliğini daha aktif bir hale getirecek.

Lakin tüm bunlar Çin dış politikası adına yeni argümanlar sunsada, böylesi bir stratejinin sınırlı kaldığı noktalar karşımıza çıkmakta. Sorunlu bölgelerinden ötürü Çin dış poltikada iç işlere karışmama prensibini her şartlarda korumuştur. Öyle görülüyorki Çin dış politikasında gelenek haline gelen bu prensip daha uzun bir süre aynı kalacak. Peki batıya açılım stratejisinde kurgulandığı üzere karmaşık bölgelerdeki sorunlara akif bir müdahalede Çin bu prensibine sadık kalarak nasıl bir dış politika izleyecek? Böylesine üst düzey bir dış politika ile bölgeyle olan çıkar ilişkisi direk Çin’in çıkarlarını etkileyeceği zaman Çin bu ilkesine sadık kalamakta zorlanacağı çok açık.

Bir diğer nokta Orta Asya dışında kalan diğer bölgelerde Çin’in günümüze kadar olan etkinliği ve politikaları çok zayıf. Dolayısıyla böylesine bir kurgulama için gerekli olan alt yapıya Çin’in henüz sahip olmadığı görülmekte. Ekonomi dışında kalan alanlarda Çin’in bölgelerle olan ilişkisi yok denecek kadar az. Oysaki böylesine bir dış politika kurgulamsı kültürel, dinsel, toplumsal iletişimin sıkı olmasına bağlıdır. Burada çıkan sorun Çin kültürünün ve toplumun çok gelenekçi olması ve bu bölgelerle çok farklılıklar içerimesidir. Bölgede ekonomi dışında etkinliği getirecek evrensel bir ortak değer üretmeye ihtiyacı vardır ki, şimdiye kadar Çin’in bu konuda çok başarılı olduğunu söyleyemeyiz.

Son olarak, Çin’in Orta Asya’da ABD etkinliğinin az olması ya da Orta Doğuda kötü imaja sahip olması düşünerek yapacağı bir dış politika stratejisi, bölgedeki diğer lider ülke olma kapasitesine sahip ülkeleri rahatsız edecektir. Örneğin İran, Türkiye, İsrail gibi ülkeler Çin’n böylesine aktif bir şekilde bölgede etkin olmasına razı olacaklar mıdır?  Ya da Çin çok karmaşık denklemlerin yer aldığı bu bölgelerde, güçlü yerel ülkelerle nasıl bir ilişki içerisinde olacak? 
 Böylesine kurgulanan bir dış politika stratejisinde bu dengelerin nasıl gözetileceğine dair somut verilerin olmaması da önemli bir eksiklik olarak karşımıza çıkmakta.

Sonuç

Önümüzdeki yıllar Çin dış politikası açısından önemli yıllar olacağı görünmekte. Bu ekonomik gücünün yanında geliştireceği dış poltika stratejisi ise Çin’e küresel güç olma yönünde sağlayacağı katkı oldukça fazla. Çin bu eksikliğinin farkındalığında hareket ediyor. Öyleki ÇKP 18 genel kongresinden sonra devlet başkanı seçilen Xi Jinping diplomatik ilişilere gösterdiği önem daha önceki Çin’li liderlerden daha ön plana çıkıyor. Özellikle 2013 yılı Kazakistan ziyaretinde ortaya attığı Yeni İpek Yolu Ekonomik hattı ile Xi Jinping, devlet olarak yukarıda arz ettğimiz bölgelerin Çin için ne kadar önemli olduğunu kanıtlamışıtr. Yine geçtiğimiz yıl Xi Jinping’in İsrail-Filistin sorunu üzerine ifade ettiği dört maddelik çözüm önerisi ilk kez Çin’li bir liderin İsrail-Filistin sorununa yönelik yaptığı resmi açıklama olmakla kalmayıp, bölgede aktif olma istediğinide göstermekte. Çin’in bu yeni stratejik vizyon arayışında kendi sınırları dışında kalan Batı bölgesi çok önem arz etmekle birlikte, Çin’in bu kurgulamayı nasıl bir yol izleyerek yapacağı halen tartışmaya açık bir konu olarak gözükmekte.