Doç.Dr.Liu Yi: Erdoğan’ın “Yeni Türkiye” kavramı ve “Türkiye Modeli” krizi

0
272 views

Şangay Yabancı Diller Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları’na bağlı Çin’in önemli akademik dergilerinden biri olan Arap Dünyası Araştırmaları dergisi 2017 yılı ilk sayısında Türkiye hakkında bir makale yayınlandı. Şangay Üniversitesi  Tarih Fakültesi öğretim üyesi Doç.Dr Liu Yi tarafından kaleme alınan yazıda, son yıllarda Türkiye ve Ortadoğu’da sıkça konuşulan “Yeni Türkiye” ve “Türkiye Modeli” kavramlarına yönelik analiz yer aldı.

Çin’deki Türkiye araştırmaları çevrelerince ilgi çeken yazıda, “Yeni Türkiye” kavramı ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karizmatik liderliğinde otoriter bir yapı oluştuğu aktarılırken, “Türkiye Modeli” söylemlerinin AKP hükümetinin yaşanan gelişmelerle Siyasal İslam modeline geçmesiyle başarısızlığa uğradığı tespiti yapıldı.

Makalede öne çıkan bölümlerin özeti ise şu şekilde;

Türkiye bulunduğu coğrafya, etnik ve kültürel çeşitliliğiyle Ortadoğu’daki diğer Müslüman ülkelerden ayrılmaktadır. Türkiye, kuruluşundan bu yana Avrupa ile ilişkilerinde, modernleşme ve demokratikleşme alanlarında attığı adımlarla farklı bir örnek ortaya koymaktadır.

2002 yılında iktidara geçen Adalet ve Kalkınma Partisi(AKP) hükümeti, demokratik açılımlar yapma, ekonomide istikrar yakalama ve Avrupa Birliği’ne girme müzakerelerini başlatma gibi başarılı işler gerçekleştirmiştir. AKP’nin kazandığı bu başarılarla beraber, Mustafa Kemal’in Türkiye modelinden farklı olarak AKP’nin “Yeni Türkiye” modeli gündeme gelmeye başlamıştır. Özellikle Arap Baharı’ndan sonra Ortadoğu’da yaşanan kargaşayla birlikte bu model daha da çok konuşulmaya başlanmıştır.

1. “Yeni Türkiye” kavramı

AKP, 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve 2011 milletvekili seçimlerinden zaferle çıkmıştır. AKP’nin süregelen yıllardaki seçimlerde kazandığı başarıları bir çeşit hegemonyaya dönüşmüştür. Erdoğan, 2013 yılındaki Gezi Parkı eylemlerinden itibaren kullandığı popülist dille otoriter etkisini daha çok hissettirmeye başlamıştır. Erdoğan 2014 yılında gerçekleşen seçimlerle halkın oylarıyla seçilen ilk cumhurbaşkanı olmuştur. Böylece kendisini halktan herşey için onay ve yetki almış olarak görmeye başlamıştır ve bugün tartışılan Türk tipi başkanlık sistemine giden yolu açmıştır. 2002 yılından bugüne uzanan AKP iktidarında, Erdoğan’ın kişisel karizmasıyla halk nezdinde kazandığı sevgi ve taraftarlık çoktan AKP taraftarlığının önüne geçmiştir. Ve bunun sonucu olarak Türkiye siyasetinde  AKP’nin kuruluş kriterlerinden bir çoğuna ters bir şekilde Erdoğan’ın dedikleri geçerli olmaktadır.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasından sonra, onun yerine parti başkanlığı ve başbakanlık koltuğuna dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu oturmuştur. Dış siyaset adına yaptıkları, düşünce sistemi ve akademik bilgi seviyesiyle öne çıkan Davutoğlu, görevi devraldıktan sonra “Yeni Türkiye Modeli” adına anahtar maddeleri şöyle özetlemiştir: Güçlü demokrasi, canlı ekonomi ve iyi bir dış siyaset. Evet, Erdoğan’ı söylenegelen Yeni Türkiye modelinin sözcüsü olarak görürsek Davutoğlu’nu da teorinin akademik yapısının tercümanı olarak görmemiz gerekmektedir. Ahmet Davutoğlu, Avrupa Birliği ile imzalanan Suriyeli mültecilerle ilgili anlaşmadan sonra parti başkanlığı ve başbakanlık görevlerinden istifa etmiştir. Şüphesiz ki bu karar, Erdoğan ile arasında büyük anlaşmazlıkların olduğunun da bir belirtisidir. Yeni Türkiye söyleminin temsilcilerinden Abdullah Gül’ün ardından Davutoğlu’nun da görevinden ayrılmasıyla Erdoğan tek adamlık yolunda bir adım daha atmıştır. Diğer taraftan bu olanlar umutla bakılan Demokratik Yeni Türkiye Modeli’nin geçerliliğini zedelemiştir.

2. AKP’nin İslami Demokrasi Yolu

AKP, 2002 yılındaki genel seçimleri kazanarak ilk kez yönetime geçmiştir. AKP, söylemleri ve yaptıklarıyla İslam ve Demokrasi adına başarılı yeni bir sentez ortaya koymuş ve ekonomide istikrarlı yükselen bir grafik çizmiştir. 2005 yılında Avrupa Birliği ile başlattığı üyelik müzakereleriyle halktan aldığı desteğin yanı sıra tüm dünyanın da dikkatini çekmiştir ve oluşturduğu modelle Ortadoğu ve Batı arasında bir köprü olarak görülmeye başlanmıştır. Avrupa Birliği’ne giriş müzakereleri Türkiye’nin demokratikleşme sürecini hızlandırmıştır ama Türkiye’nin hala kullanmakta olduğu 1980 Askeri Darbe Anayasası, Türkiye’nin üyelik süreci adına en büyük engellerden biri olarak durmaya devam etmektedir.

AKP, 2009 yılında “Kürt Açılımı” ismiyle başlattığı ve ardından “Demokratik Açılım” adını verdiği süreç ile demokratikleşme adına bir adım daha atmıştır. Türkiye’de gerçekleştirilmeye çalışılan İslamiyet-Demokrasi arasındaki sentez, uluslararası camiada önemli bir konu olmuştur. Bu alanda Türkiye’de iki önemli hareket bulunmaktadır. Bunlardan biri Necmettin Erbakan’ın temsil ettiği “Milli Görüş” hareketi, diğeri ise Fethullan Gülen’in önderlik ettiği “Hizmet Hareketi”dir. Özellikle Hizmet Hareketi’nin dünya çapında gerçekleştirdiği diyalog faaliyetleriyle, 11 Eylül saldırılarından sonra tüm dünya farklı bir müslüman modeliyle karşılaşmıştır. Ancak “Ilıman Müslümanlık” ve “Sivil İslam” kavramlarının beraberinde getirdiği Amerika Birleşik Devletleri(ABD) çıkarlarına uyumluluk, uluslararası güçlerin bölgeye müdahalesi şüphesini de arttırmıştır. Bunun neticesinde Türkiye ve ABD arasında, Ortadoğu konusunda çıkar çatışması yaşandıktan sonra ABD’de yaşayan Gülen, CIA ajanı olmak ile suçlanmış, AKP hükümeti ile olan ayrılığı da gün geçtikçe derinleşmiştir. Gülen Hareketi ile AKP arasındaki gerilim 15 temmuz başarısız darbe girişimiyle doruk noktasına ulaşmıştır. AKP, Fethullah Gülen’i darbenin planlayıcısı olarak suçlamıştır ve Gülen Hareketi’ni de terör örgütü olarak adlandırmıştır. Neredeyse bir gece de herşey değişerek AKP’nin İslam-Demokrasi sentezi olan Yeni Türkiye modelinin yerini Ortadoğu’dan farksız Siyasal islam modeli almıştır.

3. AKP’nin seçim hegemonyası

AKP’nin 2007 seçimleriyle iktidarı ikinci kez kazanması Türkiye siyaseti adına bir dönüm noktası olmuştur. Meclis, başbakanlık ve tüm yetkiler Erdoğan’ın elinde toplanmaya başlamıştır ve denetim mekanizmaları çökmüştür. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi partinin kurucularından bir sene başbakanlık, dışişleri bakanlığı ve son olarak cumhurbaşkanlığı görevleri yapan Abdullah Gül’ün aktif siyasetten çekilmesi ve Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan istifası gibi olaylar günümüz Türkiye siyasetinde Erdoğan’ın gücünü kanıtlar niteliktedir.

Erdoğan’ın tek adam olması ve gücü tek elde toplamasıyla beraber Türkiye, Erdoğan destekçileri ve Erdoğan karşıtları olarak iki büyük kutuplaşmış gruba bölünmüştür. İki grup arasındaki kutuplaşma gittikçe artmaktadır ve tarihteki klasik dindar-laik kutuplaşmasından çok daha etkili bir biçimde toplumun tüm kılcallarını etkisi altına almaktadır.

4. Türkiye’nin Yeni Osmanlıcı dış politikası

Eğer yeni Türkiye büyük oranda yalnızca ülke içi siyasi değişim ile sınırlıysa, Yeni Türkiye Modeli de en başından beri uluslararası arenada kullanılacak bir diplomatik alettir denebilir. Davutoğlu’nun etkisi ile AKP dönemi Türk dış politikası Osmanlı geleneksel eğilimi ekseninde şekillenmeye başlamıştı. Son yıllarda bir taraftan diplomatik bağımsızlığını pekiştirirken bir taraftan da Ortadoğu ve Orta Asya gibi bölgelerde genişleme eğilimi gösteriyor. Bu politika Panislaminizm  ve Neo Osmanlıcılık akımlarının da etkisini bünyesinde barındırıyor. Türkiye (yeni Osmanlı) dış politikası bir gelişim sürecinden geçti. Davutoğlu’nun stratejik derinlik teorisi temelli, komşu ülkelerle iyi geçinerek zaman içerisinde bulunduğu bölgenin her alanda merkez ülkesi olması hedefi, sıfır sorun politikası, Türkiye için önemliydi.  Fakat Türkiye’nin şu andaki dış politikası ciddi bir sapma göstermiş durumda. Jeopolitik konumundan dolayı, Batı’nın Balkanlar, Orta Asya ve Ortadoğu’da gücünü artırması Türkiye’nin çıkarlarına uymuyor. Bu yüzden mevcut durumun terse döndürülmesi gerekiyordu.

2002’den itibaren AKP, stratejik derinlik ve realizmi birleştirmiştir. Bölge ülkelerinin politik seçimlerine saygı duymuş ve müdahil olmayarak arabulucu rolü üstlenmiştir. Böylece tarihin doğru tarafında olduğunu gösteren Türkiye, Batıyı eleştirerek “kıymetli bir yalnızlık” konumunu ihraz etmiştir.

Türkiye’nin Ortadoğu dış politikası Batıyla arasında gelgitelere sebep olmuştur. Türkiye, ABD’nin Ortadoğu politikasını yeteri kadar duyarlı kabul etmezken ABD ise Türkiye’nin Ortadoğu’daki ABD politikalarına göstermediği yardımdan ötürü müttefikliğini sorgulamıştır. Sıfır sorun politikası bu çeşit bir ayrışmanın temel taşlarından birini oluşturmaktadır. Suriye sorununun patlak vermesi iki ülke ilişkilerini farklı bir kulvara sokmuştur. Özellikle IŞİD sorununa yönelik politikalar ülkeler arasındaki görüş ayrılıklarını derinleşmiştir. Türkiye, sorunu temelli olarak çözmek gerektiğini savunurken ABD IŞİD ile Suriye sorununu ayırmıştır.

2015 yılında Rusya’nın uçağını düşürmesiyle iki ülke ilişkileri gerilmiştir ve Putin-Erdoğan arasında tam bir tükürük savaşı patlak vermiştir. Rus uçağının düşürülmesi olayı ile iki tarafın Suriye üzerindeki çekişmesi tavan yapmıştır. Zaman içerisinde Türkiye ekonomisi bu olaydan ciddi kayıp yaşayınca Erdoğan tekrar yüz seksen derece bir dönüş yapmıştır. Bir taraftan Rusya ile uzlaşma çabası içine girerken bir taraftan da ABD’yi 2016 askeri darbesini planlamak ile suçlamıştır. Bu dönüşlerin akabinde Türkiye uluslararası arenadaki güvenilirliğini yitirmiştir.

En nihayetinde Ortadoğu siyasetindeki dalgalanmalar Türkiyenin hayal ettiğinin ötesine geçmiştir. Türkiye Şam bataklığına saplanmış durumdadır ve bu durumdan çıkamamaktadır. Çeşitli ülkeler ekonomik ve askeri yardımlar aracılığıyla koruyucu veya komşu sıfatıyla Suriye sorununa karışmış ve Esad ile muhaliflerin arasındaki sorunu çözmeye çalışmıştır. Oysa hedeflenenin tam aksine, diğer ülkelerin karışması Suriye iç sorununu derinleştirerek Sünni-Şii savaşına dönüştürmüştür.  İki mezhep arasındaki bu “cihad” Ortadoğu’nun yeni politik hali olmaya başlamıştır ve çevre ülkeleri etkilemektedir.

5. Türkiye Modeli’nin krizi

Suriye sıkıntısının en doğrudan ve en önemli mağdurlarından birisi de Türkiye’dir.  Erdoğan’ın ülke içindeki  otoritesinin artmasıyla aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası yeri ve imajı ciddi manada yara almıştır. Bu bir manada İslam ve demokrasi arasındaki paradoksu da ortaya koymaktadır.  Yine de, böyle değerlerin arka planındaki karmaşa Türkiye iç politik sistemi ve uluslararası politik yapı arasındaki sistemsel problemlerden kaynaklanmaktadır.

2013 yılından bu yana Türkiye’de gerek politik gerekse güvenlik açısından sular durulmamaktadır. 2015 yılı ortasında 13 yıldır kaybetmeyen AKP ilk defa seçimlerden tek galip olarak çıkmamıştır ve bu ülkeyi bir belirsizlik ortamına sokmuştur. Aynı süre zarfında ülkede palazlanan terör olayları Türkiye’yi gitgide daha çok Ortadoğu ülkelerine benzetmiş ve “Türkiye Modeli” nin zarar görmesine neden olmuştur. 

Akademik çevreler Türkiye Modeli’nin girdiği bu kriz durumunun nedenini Türkiye politikasındaki “İslam demokrasisi”nden “seçim hegemonyası”na olan dönüş ile açıklamışlardır. Buna göre Erdoğan demokrasiyi basite indirgeyerek seçimden ibaret saymıştır. Kendisinin popülizm tabanlı politik yöntemi kişisel hak ve özgürlükleri, özgür medyayı ve güçler ayrılığı ilkesini feda etmeyi gerektirmiştir. Bu yönetim her ne kadar görünüşte seçim demokrasisi gibi olsa da arkaplanda otoriter ve popülist bir kafa yapısına sahiptir. Yani Türkiye’de İslam ve laiklik arasındaki sürtüşmeden ziyade politik kültürün yarattığı bir sorun söz konusudur. Bu manada Erdoğan’ın şahsileşen otoriter eğilimi Kemalist rejim modelinin bir devamı niteliğindedir.

Bazı akademisyenler, Türk toplumunda Kemalist rejime yönelik tepkinin demokraside bir ilerleme meydana getirmek yerine yeni bir hegemonyanın oluşumu şeklinde netice bulduğunu belirtmektedir. 1938-1950 yılları arasında yapılan reformlar ekonomik ve politik hayatta katılımı garantilemediği gibi Türk hükümet sistemini toplumdan soyutlamış ve uzman, politikacı ile askerin politikayı yönlendirme rolünü oluşturmuştur.

Türk politikasının Atatürk’ten Erdoğan’a olan gelişimi laiklikten İslamizm’e doğru bir evrim göstermiştir. Lakin arkaplanda değişmeyen şey otoriter politika, popülizm ve askerlerin politikaya karışması olmuştur. Hatta bu bir manada Osmanlı zamanından beri süregelen politik kültürün izdüşümüdür. Bazı Türk akademisyenlerin belirttiği gibi Ortadoğu’da taşlar oynadığından beri Türk Ortadoğu politikasının yaşadığı temel sorun, liberalizm ve realizm ile çıkarlar ve değerler arasındaki ikilemdir.  “Türk Modeli”nin etkisini kaybetmesi Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak garip durumunu ortaya koymuştur. Türkiye kendi ayakları üzerinde durmak ve genişlemek istemektedir ama global politikadan ve güçlü ülkelerden daha fazla etkilenmektedir. Türk politikasının sallanması büyük ölçüde  yukarıda geçen ikilemlerin neticesidir. 

6. Sonuç

2016 başarısız darbesi ile Türkiye uluslararası politikada ön plana çıkmıştır. Türkiye neredeyse her on yılda bir darbeye maruz kalmıştır. 2016 darbesinden sonra Erdoğan giriştiği politik temizlik ile birlikte otoritesini daha bir güçlendirmiştir. Eğer bu darbenin en büyük kazananı Erdoğan ise Türkiye politikası daha derin bir çukura girmiş gibi görünmektedir.  “Yeni Türkiye” ve “Türkiye Modeli” kavramlarının da aynı anda ciddi bir risk ile karşı karşıya kaldığını göstermektedir. Türkiye’nin ekonomik gelişmesini devam ettirip ettiremeyeceği bilinmezliğini korurken İslam ve demokrasinin bir araya gelemeyeceği neredeyse ispatlanmıştır. Türkiye’nin bölgesel ve global prestiji de bundan çok derin bir yara almıştır.

Çin’e göre, Türkiye “Bir Kuşak Bir Yol” projesinin kilit bir ülkesidir. Ama Türk-Çin ticari ilişkileri daha çok rekabete dayalıdır ve birbirini tamamlamamaktadır. Siyasi olarak iki taraf ilişkileri soğuk savaş ve etnik sorunlar ikilemleriyle şekillenirken asıl problem  coğrafi uzaklık ve kültürel farklılıkların yarattığı anlaşmazlık ve güvensizlik ortamıdır. İslamcılığın Türk siyasetinde güçlenmesi belki de Türk-Çin ticari ilişkilerindeki kararsızlığın nedeni olabilir. Bu arkaplanda Çin Türkiye’ye yönelik diplomatik stratejisinin daha kapsamlı ve dikkatli olması, ekonomik ilişkiler korunurken politik tehlikelerden kaçınılması gerekmektedir. Özellikle Türkiye’nin gelişmiş ülkeler arasındaki satranç tahtası üzerinde yaptığı politik seçimler ve gözettiği çıkar dengeleri sebebiyle Çin daha fazla tetikte olmalıdır.

Kaynak: Arap Dünyası Araştırmaları Dergisi

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here