Hong Kong, uluslararası arenada önemli bir güç biri olan Çin’in  özel idari bölgelerinden biridir. 150 yıl İngiliz himayesi altında kalmış olması sebebiyle İngiliz ve Çin kültürünün birlikte yaşandığı bu şehir çok kültürlülük özelliği ile de bilinmektedir. Gelişmiş ekonomisiyle de adından sıkça söz ettiren Hong Kong, geçtiğimiz günlerde yaşanan protesto olaylarıyla birlikte uluslararası gündemde yerini bulmuştur. Çin merkez hükümetinin Hong Kong’daki yerel seçimlere müdahalesine karşı gerçekleştirilen protesto olayları, “Merkezi İşgal” adı altında birçok vatandaşın Hong Kong’un önemli ticaret merkezlerinin yollarını tıkamasıyla başlamıştır. Yazımızda Hong Kong’da yaşanan protesto olaylarına Hong Kong’un tarihi perspektifinden bakarak, yaşanan olayların neden ve nasıl başladığına dair genel bir çerçeve sunmaya çalışacağız.

1842’den 1997’ye Hong Kong’un Tarihsel Seyri

Hong Kong tarihi çok eski çağlara dayanan dönemleri yansıtmaktadır. Tarihi boyunca farklı durum ve yönetimlerin etkisinde kalan bu kenti en çok etkileyen şey hiç şüphesiz ki 19. Yüzyılın sonlarına doğru İngiliz sömürgesine girmesidir. İngilizlerin Çinlilerle olan ticaretlerindeki dengesizliği çözmek için Çin’e Afyon satması, ardından dönemin Qing İmparatorluğu’nun İngilizlerin Çin topraklarında Afyon satışına yasak getirmesiyle birlikte tarihe I.Afyon Savaşı olarak geçen meşhur İngiliz-Çin savaşı gerçekleşti. Bu savaşla birlikte geçimini balıkçılıkla sağlayan 3000 kişinin yaşadığı Hong Kong, tarih sahnesindeki önemli yerini bu savaşın sonunda aldı. 1841’de İngilizlerin Çinlileri yenmesiyle birlikte 1842 yılında İngilizler ve Çinliler arasında “Nanjing Anlaşması” imzalandı. Anlaşma içeriğine göre İngilizler birçok savaş tazminatı alırken, bunun yanı sıra Hong Kong adasını da anlaşma ile birlikte almış, aynı zamanda adanın karşısında bulunan Jiu Long bölgesinde kendi limanını açma hakkı elde etmiştir. 1851 yılında Çin’de gerçekleşen Taipingyang ayaklanmasını fırsat bilen İngilizler, 1856 yılında Fransa ile birlik olup ikinci kez Çin’le savaşmıştır. Tarihi kayıtlara II. Afyon Savaşı olarak geçen bu savaşla birlikte zor günler geçiren Qing İmparatorluğu savaşı kaybetmiş ve İngilizlerle “Beijing Anlaşması”nı imzalamıştır. Anlaşma neticesinde İngilizler Jiu Long bölgesinin güney kısmını savaş tazminatı olarak almıştır. Ardında 1898 yılına gelindiğinde İngilizlerin anlaşmalardaki “Hong Kong maddesi”nde değişiklik istemesi baskıları üzerine Qing İmparatorluğu bu kez 1898 yılında Jiu Long bölgesinin kuzey kısmındaki yaklaşık 262 ada parçacıklarından oluşan bölgeyi İngilizlere 99 yıllığına kiralamıştır. Bu tarihten sonra İngilizlerin Asya-Pasifik bölgesindeki en önemli koloni bölgelerinden birisi olan Hong Kong, özellikle ticari olarak İngilizlere oldukça katkı sağlamıştır. Her ne kadar ikinci dünya savaşı sırasında 1941 yılında Hong Kong dört yıl kadar Japonlar tarafından işgal edilmiş olsa da 1945 yılında İngilizler Hong Kong’u geri alarak bölgedeki kolonisini devam ettirmiştir. İngiliz kolonisi olmasıyla birlikte Çin’in ana karasından farklı bir yapıda gelişen Hong Kong, 1949 yılı Çin ana karasında Çin Komünist Partisi’nin liderliği ele geçirmesiyle birlikte bir dönem komünist rejimde yaşamak istemeyen Çinlilerin göç ettiği bir yer olmuştur. Özellikle iş adamlarının Hong Kong’a yerleşmesi Hong Kong ekonomisinin gelişimi açısından göz ardı edilemeyecek bir etkiye sahiptir. Geçen zaman dilimi içerisinde kapitalist bir sistem olarak gelişen Hong Kong’un 1984 yılında İngiliz ve Çin hükümetinin ortaklaşa yaptığı açıklamayla birlikte Hong Kong’un 1997 yılında devredilmesi üzerinde mutabakata varılmış, 1984’ten 1997 yılına kadar olan süreyi ise geçiş dönemi olarak belirtilmiştir. Dönemin Çinli lideri Deng Xiaoping “Tek Devlet İki Sistem” politikasına göre Hong Kong’un, savunma ve dış politikada Çin’e bağlı olması şartı ile Çin sınırlarına girmesini sağlamış, ülke sistemine ve insanların yaşam tarzlarına kesinlikle müdahele edilmeyeceğini ifade etmiştir. 1 Temmuz 1997 yılına geldiğimizde Hong Kong’da düzenlenen törenle Hong Kong resmen Çin’e devredilmiş ve Çin’in ilk özel idari bölgesi olmuştur.

1997 yılında meydana gelen bu değişiklikten sonra Hong Kong’da uygulama ve yaşayış tarzı olarak köklü değişiklikler meydana gelmemiştir. Hong Kong tarihinden süregelen kent ruhu korunmuştur. Şehrin yapısı ve imkanları kullanılarak kent bir liman ve ticaret merkezi haline getirilmiştir. 1950 – 1990 yılları arasında büyük gelişim gösteren Hong Kong, finans, iş ve turizm sektöründe dünya liderleri arasına girmiştir. Dünyanın en önemli liman kentlerinden biri olan Hong Kong, ticaret ve ekonomi alanında güçlü temellerin atıldığı bu günlerden sonra Londra, Tokyo, New York ile dünyanın en gelişmiş dördüncü ekonomisi haline gelmiştir. Günümüzde 1104 kilometre karelik yüz ölçümüne sahip olan bu bölge yaklaşık 7 milyon 184 bin insanın yaşadığı önemli bir yaşam merkezidir. Yakaladığı ekonomik başarıyla, 38.199 dolarlık GDP’ ye ulaşan Hong Kong, özellikle günümüzde sadece Asya’nın değil tüm dünyanın en önemli kentlerinden birisi olmuştur.

1997 yılında Çin’e devredilmesinden bu yana Hong Kong oldukça istikrarlı bir gelişim gerçekleştirmiştir. Fakat geçtiğimiz ay Çin merkez hükümetinin Hong Kong’daki yerel seçimlere müdahalesini protesto etmek adına birçok insanın toplu bir şekilde gösteri gerçekleştirmesi, gelecek adına Hong Kong’un bu istikrarı koruyup koruyamayacağı ya da “Tek Devlet İki Sistem” politikasının günümüz açısından ne kadar doğru bir karar olduğu tartışmalarını da beraberinde getirmeye başladı.

Çin Merkez Hükümeti Hong Kong Yerel Seçimlerine Nasıl Müdahale Ediyor?

Hong Kong’daki protestoların ana sebebi kuşkusuz Çin merkez hükümetinin 2017 yılında gerçekleşecek olan yerel seçimlerde, adayların merkez hükümet tarafından belirleneceğinin açıklanması üzerine başladı. Demokratik bir yönetim biçimi benimseyen bazı Hong Konglular ise Çin merkez hükümetinin bu müdahalesinin mevcut sisteme aykırı bir yöntem olduğunu savunarak, adayların merkez hükümeti tarafından belirlenerek yapılacak seçimin sahte bir seçim olacağını söyleyerek protestolara başladı. Burada Hong Kong’da mevcut durumda nasıl bir seçim sisteminin olduğunu kavramak, olayların çıkış noktası olan seçimlere nasıl bir müdahale olduğunu anlama adına yararlı olacaktır.

1997 yılında Hong Kong’un Çin’e devrinden sonra özel idari yönetim bölgesi olması neticesinde, başkanlık seçimleri halkın içerisinden belirlenen dört gruptan oluşturulan aday komitesinin belirlediği adaylar üzerinden seçilmekte. 1997 yılında her bir gruptan yüzer temsilci olması şartıyla belirlenen komitedeki 400 kişilik bu dört grup, sırasıyla; 1. Endüstri ve finans sektörü, 2. Mesleki uzman grubu, 3. İşçi ve din camiasını oluşturan grup, 4. Eski siyasiler, ayrıca Çin Halk Meclisi Hong Kong Temsilcileri ve Çin Ulusal Siyasi Danışma Komitesi Hong Kong temsilcilerinden oluşmaktadır. Bu zamana kadar dördüncü grup içerisinde Çin Halk Meclisi temsilcilerinin 26 kişilik, Siyasi Danışma Komite temsilcilerinin ise 34 kişilik kontenjanı bulunmaktaydı. Fakat Aday Komitesi yine aynı dört gruptan oluşmak üzere toplam komite üye sayısı 2002 yılında 800 kişiye ve ardından 2012 yılında yapılan değişikliklerle de 1200 kişiye çıkarıldı. Yani mevcut durumda Hong Kong’daki özel idari yönetim başkanı, öncelikle 1200 kişilik komitenin adayları belirlemesi, ardından halkın adaylar arasında demokratik bir seçim yapması ve son olarak da Çin merkez hükümetinin seçilen başkanı yetkilendirmesiyle seçiliyor. Çin hükümeti burada 1997 yılında İngiltere ile imzalanan ortak deklarasyona göre kendisine seçim sistemini değiştirme imkanını tanıdığını iddia etti ve 2008 yılında 2017 seçimlerinin aday komitesi olmadan doğrudan seçim yapılabileceğini açıkladı. Bu açıklamalarında Çin’in temelde dayandığı iki nokta mevcut; birincisi, İngilizlerle imzalanan 50 yıl boyunca değişmeme şartı koşulan ortak deklarasyonda “özel idari yönetim başkanı” seçilme şekli ifadesinin tam olarak yer almaması, ikincisi ise Hong Kong anayasasında 2007 yılından sonra bölge yönetim başkanının seçim sisteminde değişikliği olabileceği gidilebileceğidir. Ayrıca böyle bir değişiklikte yasama komitesinin üçte ikiden fazlasının onayı olmasının ve bunun bölge yönetim başkanı tarafından onaylanması gerektiği maddesinin bulunmasıdır. Sonuç itibariyle 2014 yılı Temmuz ayında Hong Kong özel idari yönetim başkanı Liang Zhengying Çin Ulusal Meclisi Daimi Komitesi’ne Hong Kong seçim sisteminde değişiklik önerisiyle gitmiş, Komite öneriyi Meclis’e sunarak 2017 yılından itibaren Hong Kong özel idari yönetim başkanın seçiminde adayları Çin merkez hükümetinin belirleyeceği taslağı onaylamıştır. Bundan sonraki aşamada Çin Ulusal Meclisi Daimi Komitesi’nin bu kararı Hong Kong Yasama Komitesi’ne sunularak üyelerin üçte ikisinin onayını aldığı takdirde seçim sisteminde resmen değişikliğe gidilmiş olunacak.

2014 Ağustos ayında Çin meclisinden taslağın geçmesiyle birlikte Hong Kong’da tepkiler oluşmuş ve kısmen protestolar yaşanmıştı. Fakat yapılması düşünülen bu değişikliğe karşı en organize ve en büyük protestolar Ekim ayında “Merkezi İşgal” adı altında başlayarak kısa sürede 110 bin kişinin katılımıyla günlerce devam eden gösterilere neden olmuştur.

Neden “Merkezi İşgal” ?

Hareketin uzun adı; “Aşk ve Barışla Merkezi İşgal Et’’tir. Protesto ismini Hong Kong’daki Central bölgesinden almıştır. Hong Kong’un finans ve ekonomik merkezini oluşturan bu bölgede dünyanın önemli şirketlerinin ofisleri bulunmaktadır. Protestocuların bölgeyi işgal ederek gerçekleştirdikleri eylem, bölgenin Çin ve Hong Kong ekonomisi için önemli bir yerde olması ve buranın işgal edilerek ekonomik olarak gelecek olan baskılarla birlikte Çin hükümetinin kararından vazgeçmesini amaçlamıştır. Ayrıca hareketi gerçekleştirenler merkez işgal edildiği takdirde sadece Çin’in değil aynı zamanda dünyanın da etkileneceğini düşünerek Çin’e daha erken ve etkileyici bir şekilde geri adım attırma amacıyla merkezi işgal etme düşüncesine girmişlerdir. Merkez bölgenin işgal edilmesiyle gerçekleştirilen eylemin bir diğer sebebi ise Hong Kong’un en önemli iş merkezlerinin ve şehri birbirine bağlayan yolların burada bulunmasından kaynaklanmaktadır.

Gösterilerin en önemli düzenleyicileri; hukuk profesörü Benny Tai, sosyoloji profesörü Chan Kin-man ve papaz Chu Yiu-ming’dir. Bu kişiler daha önce 22 Eylül 2014 tarihinde Hong Kong’daki tüm okullarda derslerin iptal edilerek protesto yapılacağını açıklamışlar, ardından 1 Ekim 2014 tarihinde yani özellikle Çin Cumhuriyet bayramının kutlandığı günde Merkezi İşgal adıyla bir eylemin gerçekleştirilmesinin planlandığı  medyaya yansıyan bilgiler arasındaydı. Nitekim 22 Eylül’de tüm okullarda dersler iptal edilerek protesto başlamış ve ardından 1 Ekim tarihinde insanlar merkez bölgesinde oluşturdukları çadırlarla burayı işgal etmişlerdir. Kısa zamanda bir çok kişinin katılımıyla büyüyen protestolar, polisin biber gazı ve şiddet kullanması sonucu daha fazla şiddetlenmiş ve kitlesel gösterilere dönüşmüştür. Protestolarda toplam 26 kişi yaralanmış ve 11 kişi de tutuklanmıştır.

Protestolar neticesinde göstericilerin savunduğu görüş, Çin’in Hong Kong’daki seçim sistemine müdahalesinin anti demokratik bir müdahale olduğu ve bunun 50 yıl değişmeyecek olan kurallara aykırı olduğu iddiasıdır. Bu müdahale ile 2017 yılındaki seçimlerle birlikte Çin Komünist Partisi’ne yakın insanların Çin hükümeti tarafından Hong Kong’da aday olarak sunulacağı, neticesinde ise Çin’in Hong Kong’un yaşam tarzı ve sistemini değiştireceği ifade edilmektedir. Göstericilere göre böyle bir seçim demokratik olmayacaktır. Dolayısıyla Çin meclisinin onayladığı taslağın iptal edilmesi ve bunun yerine 2017 yılındaki seçimlerde halkın aday belirlemesi ya da partilerin aday belirlemesi talep edilirken, tüm bu gelişmelere sebep olduğu ve aynı zamanda Çin hükümeti yanlısı olduğu iddia edilen özel idari yönetim başkanının istifa etmesi istenmektedir. Liang Zhengying protestocuların istifa çağrısına istifa etmeyeceği yönünde birçok açıklama yaparak cevap vermiştir. Çin hükümeti ise meclisin onayladığı kararı asla değiştirmeyeceğini vurgulamıştır. Tüm bu gelişmelerin ardından şehrin eğitimden ulaşıma kadar birçok yapısının protestolarla neticesinde kendi halkını olumsuz yönde etkilemesiyle birlikte bu harekete tepki olarak “Merkezi İşgale Tepki” Hareketi başlamıştır. Bu tepki hareketinin başlama sebebi “Merkezi İşgal Et” Hareketi’nin şehre, iş ve sosyal hayata, ekonomiye ve Hong Kong’un uluslararası arenadaki imajına verdiği zarardır. Yalnız bu tepki hareketi de öğrencilerin kullandığı yöntemden farklı olarak toplu imzalar, basın açıklamaları ve anket çalışmaları şeklinde olmuştur. Bu tepki hareketine kısa sürede 250 bin insan tarafından destek verilmiş ve Çin medyası da bunu önemle vurgulamıştır. Tepki hareketine destek veren insanlar; öğrencilerden “Merkezi İşgal Et” Hareketi’ni durdurmasını, hayatın yeniden normal hale dönmesini, meselenin ortak akıl çerçevesinde ve meşru yollarla Hong Kong yönetimiyle karşılıklı konuşarak çözülmesini ifade etmişlerdir. Bununla birlikte 126 bini aşkın kişinin katıldığı “Genel Seçimleri Koru, Merkezi İşgale Karşı Çık’’ sloganıyla ‘Barış İçinde Genel Seçimler’ yürüyüşü gerçekleştirildi. Zaman geçtikçe “Merkezi İşgal Et” destekçilerinin sayısının azalması, eylemlerin etkisini her ne kadar azaltmış olsa da halen bir grup insan tarafından sürdürülmektedir.

Çin Hükümetinin ve Medyasının Olaylara Yaklaşımı

Çin’in en hassas ve önemli bölgelerinden olan Hong Kong’da bu tarz bir protestonun meydana gelmesi doğal olarak Çin hükümetini tedirgin etmiştir. Zira Çin hükümeti olayları bir komplo teorisi olarak düşünmekte ve bir grup insanın kendi çıkarları için bütün şehrin düzenini bozmakla suçlamaktadır. Çin Komünist Partisi, kendi otoritesine bir meydan okuma olarak algılanabilinecek herhangi bir hareket istememektedir. Çünkü demokrasi yanlısı olduğu iddia edilen kampanyanın Hong Kong’dan Çin’e sıçramasını arzu etmemektedir. Devlet medyası; ‘dış güçleri’, Hong Kong’un içişlerine karışmak ve ‘ayrılıkçı duyguları’ cesaretlendirmekle suçlamaktadır. Zira Ekim ayının 3’ünde gözaltına alınan 19 kişiden 8’inin yeraltı bağlantılarının olduğu Hong Kong polisi tarafından tespit edilmiştir. Burada yeraltı bağlantısından kasıt, dış ülkelerle bağlantılı olan şahıslardır. Çin ve Hong Kong yönetimi, göstericileri sürekli uyarmış ve eve dönmeleri çağrısında bulunmuştur. Çin yönetimi dış güçlerin Merkezi İşgal Et olaylarını SSCB’nin dağılmasından sonra kurulan ülkelerdeki “renkli devrim’’lere benzetmesine yanıt olarak yapılan açıklamada; ‘‘Bir avuç pozitivist insan tarafından oluşturulan Merkezi İşgal Et hareketinin belki başarılı olup renkli devrime neden olabileceği düşüncesinde olabilir. Ama netice olarak bu sadece bir hayal ürünüdür. Buna birinci sebep ÇKP’nin adayların geri çekilmesi isteği kesinlikle gerçekleştirilemez. Meclisin kararı kolay kolay değişmez. Bu, her zaman açık ve netti şimdi daha çok netleşmiştir. Eğer hala birileri bunu anlamıyorsa, o kişiler aydan düşüp gelmişlerdir.’’ açıklaması Çin’in tavrını gayet net bir şekilde belli etmektedir.

Çin medyasında olayların detayları ile ilgili somut bilgiler yer almazken, olaylar sırasında BBC’nin Çince yayın yapan sitesine ulaşım engellenmiştir. Ayrıca İngiliz hükümetinin olaylar üzerine yaptığı açıklamalara yönelik Çin hükümeti oldukça sert cevap vererek özetle işimize karışmayın mesajı vermiştir.

Tek Devlet İki Sistem” Politikası Sorgulanıyor

 Deng Xiaoping  “Tek devlet iki sistem” politikasını ortaya atarak Hong Kong’un Çin’e devredilmesinde büyük rol oynamıştır. Fakat günümüzde yaşanan bu sıkıntıların neticesinde insanlar bu politikanın başarısının ne kadar uzun soluklu olduğunu tartışmaktadır. Nitekim Hong Kong için kurgulanan bu politika yıllar önce aslında Çin’in Tayvan problemini çözmek için ortaya atmış olduğu bir fikirdir. 1982 yılında Tayvan’ı Çin ana karasına dahil etmek için Deng Xiaoping’in ortaya atmış olduğu bu fikir, Moskova’dan eski okul arkadaşı ve aynı zamanda Jiang Jieshi’nın oğlu olan Jiang Jingguo tarafından kabul edilmemişti. Ardından Hong Kong’un devri için İngilizlerle yapılan görüşmelerde bu fikrin Hong Kong için uygulanabileceğini ortaya koyarak, tek devlet iki sistem sloganıyla İngilizlerden Hong Kong devralınmıştır. Çinli lider aynı ülke çatısı altında sosyalist ve kapitalist olmak üzere iki ayrı sistemin barınabileceğini ifade etmiştir. Fakat günümüzde yaşanan sıkıntılar böylesine yüksek bir idealin ileride bugüne kadar gelmiş olan istikrarın sürdürülebilirliği noktasında soru işaretleri barındırmaktadır.

Merkezi İşgal protestolarıyla başlayan bu süreç de bu soru işaretlerini güçlendiren somut bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor. Bugün Hong Kong ana karadan çok farklı olarak kapitalist bir sistemde gelişmiş bir bölgedir. Sosyalist bir sistem benimseyen Çin için bölgeyle olan ilişkileri önümüzdeki yıllarda daha karmaşık bir hale bürünebilir. Yaşanan tüm bu olaylarda Çin’in müdahalesi ve Hong Kongluların demokratik haklarını savunmada sivil itaatsizlik yolunu tercih etmesi elbette ki her iki taraf açısından tartışılması gereken konulardır. Fakat tüm bu gelişmeler yaşanırken olaylara İngiliz sömürgesi dönemindeki tarihi açıdan yaklaşmak bize farklı bir bakış açısı sunacaktır. Özellikle de 1984-1997 yılları arasındaki geçiş döneminde İngiltere’nin bölgede yapmış olduğu yapısal değişiklikler önemlidir. Aslında bu bakış açısı bir noktada birçok Çinlinin Hong Kong olaylarına dış mihrakların oyunu olarak bakmasında da katkısı vardır. 1984 öncesi Hong Kong ve 1984 sonrası Hong Kong arasında gerek demokrasi, gerekse yapısal anlamda İngilizler bazı değişikliklere gitmiştir. Bu değişikliklerle ilgili örnek vermek gerekirse; 1984 öncesi Hong Kong’da seçim sistemi bulunmazken Hong Kong valisi İngiliz hükümeti tarafından atanmaktaydı, 1984 sonrasında ise günümüzdeki mevcut seçim sistemine geçildi. Ayrıca 1984 öncesi hükümete karşı yapılacak olan bir protesto, meclis onayından geçme şartı taşırken 1984’den sonra bu şartname kaldırılmış ve insanlara serbest protesto imkânı sağlanmıştır. Bir diğer değişim ise seçim sonucu göreve gelen hükümetin görev süresinin 3 yıldan 4 yıla çıkarılmasıdır. Bu şekilde 1991 yılında seçilenlere 1995 yılına kadar görev süresi tanınmış olurken, 1995 yılındaki seçimlerle gelen hükümet de 1999 yılına kadar görevde kalmış oldu. Bu aynı zamanda 1997 yılında Hong Kong’un Çin’e devrinden sonra iki yıl daha İngiliz dönemindeki hükümetin görevi sürdürdüğü anlamına gelmektedir. İngiliz yönetimindeki Hong Kong’un demokrasisinin bugünkü kadar gelişmiş olmadığı ve bir sömürge bölgesi olduğu bir gerçektir. Bu noktada Çinli halka göre İngiliz yönetimi altındaki Hong Kong’da “çok da demokratik bir yaşamın olmadığı”, oysa Hong Kong’un Çin’e devriyle gerçek demokratik bir ortama kavuştuğudur. Dolayısıyla İngiliz yönetimi sırasında Hong Kongluların bu denli demokrasi söylemi içerisinde olmayıp Çin’e karşı bu tavrı takınmasının anlamsız olduğudur. Fakat her ne olursa olsun bir yönetimin halkına gerekli özgürlüğü vermemesi diğer hiç bir yönetim açısından bu durumun argüman olarak kullanarak ve bunu emsal olarak sunarak aynı kısıtlamaları getirmesi evrensel değerler açısından doğru değildir.

Burada olaylar esnasında özellikle öğrenci kesiminin aktif rol oynayarak protestolara katılması ilgi çeken bir diğer konu olmuştur. Öyle ki ABD merkezli haftalık haber dergisi Time’ın okuyucular arasında yapmış olduğu “Yılın Kişisi” oylamasında, gösterilerin organizesinde aktif rol oynayan 18 yaşındaki Hong Konglu öğrenci Joshua Wong üçüncü seçilmiştir. Öğrenci gruplarının protestolarda etkin olmasında aday komitesini oluşturan dört farklı grubun etkisi vardır. Yukarıda arz ettiğimiz gibi mevcut sistemde dört farklı gruptan oluşan aday komitesi, adayları belirleyip seçime gitmektedir. Bu gruplar içerisinde ikinci grup yani mesleki uzman grupları Çin’in seçim sistemine müdahaleden en çok hoşnutsuzluk duyan gruptur. Bu grup içerisinde de eğitim ve medya camiasının etkisi oldukça fazladır. Nitekim olaylar esnasında neredeyse tüm okullarda dersler uzun bir süreliğine iptal olmuş, eğitimciler öğrencileri protestolara katılma noktasında teşvik etmiştir. Daha önceleri Çin hükümetinin Hong Kong’daki okulların müfredatına Çin tarihi ve Vatan Sevgisi dersleri koydurmak istemesi yine bu grup tarafından protesto edilmiş, neticesinde Çin geri adım atmak zorunda kalmıştı. Merkezi İşgal olaylarında ise bu grup içerisinde bulunan medya camiasının, yaşanan tüm bu olayları medya aracılığıyla aktif bir şekilde aktarması önemli rol oynamıştır. Komiteyi oluşturan bu grubun etkinliği protestoların bu denli hızlı ve büyük ölçüde gelişmesindeki katkısı oldukça fazladır. Diğer üç grubun olaylara ya da Çin’in seçim sistemine müdahalesine bakış açısı mesleki gruptan farklılık içermektedir. Özellikle Hong Kong ekonomisini yönlendiren iş ve endüstri dünyası Hong Kong içerisinde azınlık grubunu oluştursa da etkileri oldukça fazladır. Ayrıca Çin hükümetine yakınlıklarıyla bilinen bir çok iş adamı vardır. Olaylar esnasında asıl zarar gören bu grubun üyeleri olmuştur. Protestocuların şehrin önemli finans ve ekonomik bölgesini işgal etmesiyle Hong Kong borsasında ciddi oranda gerileme olmuştur. Üçüncü grubu oluşturan işçi camiasının ve dini camianın üyeleri ise kendi içlerinde iki ayrı yaklaşım gösterse de genel olarak bu gruptaki insanlar, Hong Kong’un istikrarı ve imajının bu olaylar nedeniyle zedelendiğini ve bu sebepten ötürü kendi çıkarları açısından böyle bir protestonun doğru olmadığını düşünmektedir. Komiteyi oluşturan dördüncü grup içerisinde zaten ÇKP’nin bölgedeki temsilcileri ve eski Hong Konglu siyasilerin bulunmasında ötürü bu grubun hiç bir etkinliği yoktur.

Özetle halkın önemli bir bölümünü oluşturan mesleki grup, Çin’e karşı olaylarda muhalif olan önemli bir kesimdir ve Hong Kong halkının sayısal olarak oldukça önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Çin’in seçim sisteminde adayların Çin merkez hükümetinin belirlenmesi kararına karşı çıkarak, belirlenen adayların ÇKP yanlısı olacağı, dolayısıyla böyle bir seçimin anti demokratik ve sahte bir seçim olacağını savunmaktadır. Buna karşılık sundukları öneri ise adayları halkın belirlemesi ya da partilerin belirlemesidir. Bu önerilerde fikir birliği sağlanamazsa uluslararası standartlara bakılarak bir karar alınmasıdır. Fakat buradaki sorun Hong Kong’da parti sisteminin olmayışıdır. Ayrıca Çin’in vurguladığı bir diğer nokta ise hangi uluslararası standartlar gözetilerek Hong Kong için bir karar verileceğidir. Netice itibariyle dünyada hiç bir yerde tek devlet iki sistem politikasının yürürlükte olduğu bir ülke yoktur. Ayrıca protestocuların Hong Kong’u bir ülke statüsünde görerek uluslararası standart getirme talebi Çin’i oldukça rahatsız etmektedir.

Sonuç

Afyon savaşlarıyla başlayan tarihi serüveninde Hong Kong, İngiliz sömürgesinde gelişen bir bölge olmuştur. Ardından Çin’e devredilmesiyle farkı bir sürece giren Hong Kong bu durumdan etkilenmeyerek, aksine gelişimini artırarak bugün dünyanın Londra ve New York’tan sonra en önemli üçüncü finans merkezidir. Tek devlet iki sistem politikasıyla günümüze kadar istikrarlı bir şekilde gelen Hong Kong, Merkezi İşgal olaylarıyla bir anda tüm dünyanın dikkatini üzerine toplamıştır.

Netice olarak bu olaylarda görülmüştür ki; meşru talepler gayri meşru yollarla talep edilince muvaffak olunamamış ve destekçilerin sayısının azalmasına neden olmuştur, meseleye bir diğer bakış açısından bakacak olursak, insanların taleplerine şiddet kullanarak müdahale etmek problemi daha da büyütmüş ve Hong Kong’a olan zararı artırmıştır. “Tek Devlet İki Sistem” politikasıyla Hong Kong’un genel yapısının bozulmayarak bugüne güçlü bir şekilde gelmesine rağmen Çin hükümetinin seçim sisteminde yapılması istenen değişiklerle Hong Kong’u anakaraya daha çok bağlama hedefi önümüzdeki süreçte muhtemel bir gelişme olarak anlaşılmaktadır. Ayrıca, 1997 yılından bugüne kadar yapılan birçok protestoda geri atmak zorunda kalan Çin hükümetinin, “Merkezi İşgal Hareketi” adıyla yapılan protestolar neticesinde geri adım atmayacağı açıkça görülmektedir. Bu konuda karşımıza şu soru çıkmaktadır: “Tek Devlet İki Sistem” politikası, aslında Çin’in kendine has politik üslubuyla barışçıl bir şekilde Hong Kong’u anakaraya dahil etmesi anlamına mı gelmektedir?