1 Milyar 350 milyon kişiyi aşan nüfusuyla Çin toplumunun hızla kalkınması ve gelişmesi diğer bir anlamda aynı zamanda dünya nüfusunun beşte birinin kalkınması anlamına geliyor. Bu yüzden 90’lı yıllardan bu yana yaklaşık yirmi beş yıllık süreçte Çin, nüfusuyla, ekonomisiyle, toplumuyla ve politikalarıyla sürekli dünya gündeminde oldu. Bu süreçte kalkınma yolunda büyük adımlar atan Çin’in yükselişi ve ilerlemesi de uluslararası platformda ülkelerin birçok yönden endişe duymasına sebep oldu. Soğuk savaş sonrasında ortaya atılan ve geliştirilen “Çin Tehdidi Teorisi” ile birlikte bu endişelerin tamamı tek bir yerde vücut bulmuş oldu. Teori askeri, ekonomik, ekolojik ve ideolojik açıdan birçok tehdidi barındırırken, Çin ise yine 90’lı yıllarda öne sürdüğü “barışçıl yükseliş” politikasıyla diğer devletlerin bu tezini çürütmeyi ve dünya sahnesinde kendini temize çıkarmayı amaçlıyor.
Peki, diğer ülkelerin böyle bir teoriyi ortaya atmalarında ve geliştirmelerinde sebep neydi? Var olduğu öne sürülen bu tehditler nelerden ibaret? Çin bir nevi bu teoriye cevap olarak öne sürdüğü “barışçıl yükseliş” politikası ile neyi hedefliyor? Çin’in yükselişi tehdit mi yoksa barışçıl mı? Makalemizde bu sorulara cevap vermeye çalışacağız.
Çin Neden Tehdit Olarak Görülüyor?
Çin Tehdidi Teorisi her ne kadar batı toplumu tarafından geliştirilmiş olsa da ilk kez Japonya Savunma Üniversitesi yardımcı profesörünün yazdığı “Çin: Potansiyel Tehdit” isimli makalede ortaya atılmıştır. Peki, Japonya’nın Çin’i tehdit olarak görmesinin sebebi neydi? Japonya’nın Çin’e en yakın sınırı yaklaşık 100 kilometrelik gibi kısa bir uzaklıkta. Ayrıca Çin Devleti, Japonya’nın yüz ölçümü olarak en büyük komşusu ve doğal kaynak açısından da Japonya’ya göre oldukça zengin. Japonya ise yüz ölçümü olarak küçük ve kaynak açısından da Çin’e oranla yoksul bir ada ülkesi. Jeopolitik açıdan Japonya’nın coğrafi özelliklerine rağmen sahip olduğu büyük ekonomisinin yanında böyle bir ülke bulunması Japonya açısından potansiyel bir risk ve rekabet ortamı oluşturuyor. Bu ise Japonya’nın böyle bir teoriyi ortaya atmasındaki en etkili sebep olmuştur. Olaya tarihsel açıdan baktığımızda 1894 yılındaki Jiawu Savaşı[1] 1894 yılında Japonya’nın Kuzey Kore ve Çin’i istila ettiği ve 1895 yılında Çin’in mağlubiyetiyle sonuçlanan savaş.] ile birlikte Çin, Japonlar için sömürülen ve yağmalanan bir ülke konumunda olmuştur. Bu sebeptendir ki Çin’in gücü soğuk savaş sonrasında uluslar arası arenada somut olarak hissedilene kadar Çin, Japonya için fakirlik ve geri kalmışlığın sembolü olmuş ve önemsenmemiştir. 90’lı yıllardan sonra Çin’in kısa zamanda attığı, özellikle Asya’da yankı uyandıran büyük adımlar ve bu adımlarla birlikte bölgeye liderlik edecek vasıfları kazanmış olması, Japonya’nın ciddi manada endişe duymasına sebep olmuş ve Çin’e karşı olan bu bakış açısını değiştirmesine yetmiştir.
Japonya’nın bu teoriyi ortaya atmasının bir diğer önemli nedeni de Çin’in ülke bütünlüğünü sağlayabileceğine dair olan endişesi. Bu bağlamda Tayvan’ın ileride tamamen Çin’in kontrolü altına girip girmeyeceği, sözün özünü söylemek gerekirse Japonya için “ölüm-kalım” meselesi.
Tayvan, Japonya’nın Güney Doğu Asya’dan Basra Körfezine ve oradan da Avrupa’ya kadar uzanan deniz yolu güzergâhında teşkil ettiği önem sebebiyle Japonya için bir nevi atar damar görevinde. Bu damara Çin tarafından gelecek herhangi bir darbe Japonya’nın bu güzergâhta yıllık yaklaşık olarak yaptığı tam tamına 500 milyon tonluk deniz taşımacılığı sebebiyle ekonomik ve stratejik olarak “kan kaybından” ölmesi anlamına geliyor. Bu yüzden Japonya’nın böyle bir teoriyi ortaya atmasına fazla şaşırmamak gerek.
1991’de Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte iki kutuplu sistem yıkılmış, Amerika dünya sahnesinde yalnız kalmış oldu. Sahnede tek kalan Amerika kendisine bundan sonraki süreç için politik hedef olarak 1992 yılında belirlediği “Savunma Planı”nı koydu.[2]
Bu planlamaya göre Amerika önündeki süreçte kendisine engel ya da tehdit oluşturabilecek ve kendisini küresel rekabete sokacak her türlü oluşumu sindirecekti. Yeni dağılan Sovyetlerin henüz “Rusya” tehdidi oluşturması muhtemel değildi. Politika alanında ve ekonomik alanda tam anlamıyla birliktelik gösteremeyen Avrupa da Amerika için herhangi bir tehdit teşkil etmiyordu. Geriye kalan tek seçenek olan Çin, soğuk savaş sonrasındaki hızlı yükselişiyle Amerika’nın Çin’in kendisine rakip olabileceği endişesinin asılsız olmadığını kanıtladı.
Amerika’nın bu tezi savunmasının en büyük nedeni Çin’in dış politikadaki çıkışlarına ve bölgedeki hızlı gelişen manevralarına dur diyebilmek. Zira Çin’in uluslararası arenada ya da bölgede elde edeceği her türlü başarı, Amerika’nın başarısızlığı anlamına geliyor.
Kurulduğu günden beri Amerika’nın somut ve soyut manadaki varlığı ilk defa Çin tarafından bu denli sarsıldı. Bu yüzden Amerika’nın asıl tercihi, Çin’in devletlerarası imajını zedelemekten ve ABD aleyhine oluşabilecek her türlü işbirliği ortamını engellemekten yana. Çin şu anda Asya devletlerinin önemli kısmının (Güney Kore ve Japonya dâhil) en büyük ticaret ortağı olmuş durumda. Bu alanda da Amerika’yı geride bırakan Çin’in Asya bölgesindeki projeleriyle diğer ülkelere sağladığı büyük ekonomik kaynak ve yardımlar, ABD’nin bölgede yürüttüğü ekonomik faaliyetlerinde de inhibitör etkisi oluşturmuş oldu. Amerika’ya göre oluşabilecek en büyük tehdit de Amerika’nın çıkarlarının olduğu bölgelerde ona rakip olarak doğacak yeni bir güç. Bu yüzden, ortaya atılan bu teori ile Amerika, politikasında bölge ülkelerinin kendi oluşturduğu bölge etrafında toplanmasını temin ederek bölgedeki varlığının pasifize edilmesini önlemeyi; ayrıca politik ve ekonomik çıkarlarının herhangi bir Asya ülkesi tarafından uçlaştırılmasını engellemeyi ve iç politikada üzerine yönlendirilen eleştiri oklarını bertaraf etmeyi planlıyor.
Çin’in Barındırdığı Tehditler Neler?
Tehdit teorisi ilk olarak 1990 yılında Japonya tarafından ortaya atıldıktan sonra zaman içerisinde batılı ülkeler tarafından da benimsenip toplum içerisinde geniş yankı buldu. Öyle ki Amerika, soğuk savaştan sonraki süreç içerisinde teoriyi farklı dönemlerde[3] ve farklı şekillerde gündeme getirdi.
Bu teori ilk kez 1992 Harvard Üniversitesi profesörü Samuel Huntington tarafından “Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması” başlıklı makalesinde geliştirildi.
Huntington’ın makalesine göre Konfüçyanizm, İslam medeniyeti ile birleşerek batı medeniyetlerine karşı ideolojik manada savaş açacak ve bu da Tanrının batı medeniyetinden intikamı olacaktı.
Ortaya atılan bu teoriye göre Çin birçok alanda tehdit içermekle birlikte en çok üzerinde durulanlar askeri, ekonomik, ekolojik ve ideolojik tehditler oldu. Ayrıca Çin’in askeri sahada yaptığı harcamaların günden güne artması Batı toplumlarının dikkatini çeken ve endişesini artıran en önemli nokta oldu. Çin hâlihazırda yıllık yaklaşık olarak yaptığı 100 milyar dolarlık askeri harcama ile Amerika’nın 577 milyar dolarlık harcamasından sonra dünyada ikinci sırada yer alıyor. Bu durum ise zihinlerde “Çin, askeri güç kullanmaya mı hazırlanıyor?” sorusunun oluşmasına sebep oldu. Batıyı endişe duymaya sevk eden diğer bir etken ise Çin’in askeri gücü. Mayıs ayında yayınlanan bir rapora göre Çin, askeri güç sıralamasında dünyada üçüncü sırada yer alıyor.
Çin’i üçüncü sıraya taşıyan etmenler arasında yaptığı askeri harcamalar olduğu kadar ordusunun sahip olduğu asker sayısının da payı var. Çin ordusundaki etkin asker sayısı 2 milyon 300 binin üzerinde. Ayrıca Çin, nükleer enerji gücü ve güdümlü füze teknolojisinde Amerika ve Rusya’dan sonra dünyada üçüncü sırada yer alıyor.
Teoride Çin’in barındırdığı varsayılan tehditlerden diğeri ise Çin’in ekonomik gücü ve ticari faaliyetleri. Çin yakın zamanda Japonya’yı da geride bırakarak dünyanın en büyük ikinci ekonomisi oldu.
Çin’in 2014 yılındaki ekonomik büyüme hızı %7.4 ve bu oran Çin’in son 24 yılda elde ettiği en düşük oran. Çin’in 2014 yılındaki büyüme oranı ise 1996 yılındaki ekonomisine denk geliyor. Her ne kadar ileride Hindistan ekonomisinin büyüme hızının Çin’i geçeceği ifade edilse de Çin, Asya’nın en hızlı büyüyen ekonomisi konumunda.
Verileri göz önüne aldığımızda Çin’in ilerde karşı konulamayacak bir rekabet gücüne sahip olabileceğini söyleyebiliriz. IMF’nin 2014 yılındaki raporuna göre Çin 17,632 trilyon dolar ile satın alma gücü paritesinde Amerika’yı geride bıraktı. Tahminler ise önümüzdeki yıllarda bu farkın açılacağı yönünde. 2013 yılındaki verilere göre Çin’in ithalatı 1 trilyon 450 milyar doların üzerinde. İhracatı ise 1 trilyon 610 milyar dolar civarında. Çin’in 1995 yılında Dünya Ticaret Örgütüne girmesiyle birlikte başlayan hızlı büyüme süreci batılı ülkeleri ve özellikle Asya’da çıkarı olan ülkeleri korkutacak cinsten. Bölgede çıkarları olan bazı devletleri düşündüren diğer bir ekonomik tehdit de Çin’in ekonomisindeki büyümeyle birlikte Çin, Hong Kong ve Tayvan’dan oluşan üçlünün ekonomik anlamda birbirine olan bağlılığının artması. Çin’in bu üçlü ile ekonomi çemberini oluşturması durumunda diğer ülkelerin bölgedeki ekonomik çıkarları büyük oranda zarar görmüş olacak. Özellikle Japonya’nın bölgedeki liderliği Çin’e kaptırmasından sonra böyle bir ekonomik çemberin faaliyete geçmesi Japonya’yı denizlerde de zora sokabilir.
Çin’in bu ekonomik büyümesindeki hızlanmayla birlikte artan doğal kaynak ve enerji kullanımı ekolojik sorunları da beraberinde getirdi. Çin’in kalabalık nüfusunun ve artan enerji ihtiyacı şimdiden Çin’i enerji ithalatında üst sıralara taşımış durumda. Örnek verecek olursak Çin’in nisan ayında yaptığı günlük ortalama ham petrol ithalatıyla birlikte ilk kez Amerika’yı geride bırakarak en çok ham petrol ithal eden ülke oldu. Çin’in ithal ettiği bu rakam ise dünyadaki ham petrol tüketiminin yaklaşık 8%’lik kısmına tekabül ediyor. Önemli bir İngiliz Petrol Şirketi tarafından yayınlanan bir tahmin raporuna göre ise Çin 2035 yılında dünyanın enerji ithal eden en büyük ülkesi olacak. Raporda yer alan verilere göre Çin’in enerji kaynaklarına olan bağlılığı %15’ten %23 seviyesine çıkacak. Bütün bu verilere bakıldığında Çin’in hızla artan enerji tüketimi ileride birçok sorunu beraberinde getireceğe benziyor.
Dünyanın en büyük kömür üreticisi olan Çin’de her yıl yaklaşık olarak 20 milyon ton kadar kömür tozu havaya karışıyor. Kullanılan enerji miktarının artması sebebiyle de Asya’da havaya en fazla sera gazı bırakan ülke olan Çin, tahminlere göre 2020 yılına kadar Amerika’yı da geçerek dünyada havaya en fazla sera gazı bırakan ülke olacak.
Ekolojik anlamda öne sürülen diğer bir tehdit ise muhtemel tahıl kıtlığı.2030 yılına kadar nüfusunun yaklaşık 500 milyon daha artması beklenen Çin’in önümüzdeki süreçte tahıl üretiminde de 20%’lik bir azalma olacağı söyleniyor. Bu verilere göre Çin, ilerde en çok tahıl ithal eden ülkelerden biri olacak. Dünya genelinde tahıl ihtiyacının yeterince karşılanamaması, azalan üretim gücüyle birlikte Çin’in tahıl tüketimindeki artış olası bir tahıl kıtlığının yaşanma ihtimalini artırıyor.
İdeolojik anlamda öne sürülen tehdit ise Çin’in dogmatik Marksizm-Leninizm ideolojisinden kopmuş olmasına rağmen halen batı değerlerine karşı oluşu ve ileride uluslar arası arenada da batı ideolojisine aykırı bir duruş sergileyecek olabilmesi. Bu bağlamda Çin’in demokratik olmadığı iddia edilen duruşu teorideki ideolojik tehdidin temelini oluşturuyor.
Çin’in Barışçıl Yükselişi
Kendi ülkelerinin kalkınması ve yükselmesi dünya üzerindeki bütün milletlerin yegâne arzusudur. Fakat eğer bir ülke kalkınmak istiyorsa uygun zeminin oluşabilmesi için aynı zamanda barışçıl bir ortama ihtiyacı vardır. Bu yüzden ülkelerin dış politikadaki hedefleri her şeyden önce barışçıl bir yol izlemektir. Fakat Çin gibi büyük ülkelerin yükselişi uluslararası arenada her zaman için diğer devletler tarafından aslı olsa da olmasa da tehdit olarak algılanacaktır. Bu durumun oluşmasında uluslararası sistemdeki anarşik yapıyı sebep olarak gösterebiliriz. Günümüzdeki uluslararası sistem ve düzende merkezi bir otoritenin olmaması durumu devletlerin birbirlerine güvenmeme neticesini doğurmaktadır.
Böyle bir ortamda devletlerin birbirlerinin niyetlerinden karşılıklı bir şekilde tam olarak emin olamamaları ve bir devletin kendi güvenliğini arttırmak için ya da hedeflediği bir politika doğrultusundaki uygulamalarının sonucunda diğer devletler tarafından kendisine yapılacak bir saldırının işareti ya da tehdit olarak algılanması ülkeler arasında güvenlik ikilemi oluşturmaktadır.[4]
Çin’in 2003 yılında belirlediği “barışçıl yükseliş” politikasıyla ulaşmak istediği, sonu yine barışa varan barışçıl bir yükseliş süreci ve bu süreçte izlemeyi hedefledikleri iki farklı rota var; bölgesel ve uluslararası rotalar.
Bu ise Çin’in yönünü bir anlamda içeriden dışarıya doğru çevirdiğini gösteriyor. Dünyada en fazla komşu ülkeye sahip olan ve bu ülkelerle yaklaşık 22 bin küsur kilometrelik uzun bir kara sınırı olan Çin’in bu politikasını bölgesel olarak değerlendirdiğimizde bu büyük ülkenin nasıl bir yol izlemesi gerektiği sorusunun cevabını vermek oldukça zor. Fakat Çin şu ana kadar gerçekleşen süreçlerde, özellikle son yıllarda bölgede oynadığı aktif rol ile bölge devletlerine kendi varlığının “tehdit” olmadığını kısmen de olsa ispatlamış durumda. Tabii ki Çin’in bu avantajı yakalamasında dış etmenlerin varlığını da göz ardı edemeyiz.
Bu bağlamda bölgedeki devletlerin birbirlerine olan bağımlılığını, politik ve ekonomik sahada küçük ya da zayıf ülkelere rağmen bölgesel kalkınmayı sağlayacak bir lidere olan ihtiyacı öne çıkarabiliriz.
Liderlik ve hegemonya, birbirine benzeyen iki farklı kavramdır. Liderlik bir görev, yerine getirilmesi gereken vazifelerin bütünü iken hegemonya daha çok zorlama ve baskıya dayanan bir üstünlük kurma biçimdir denilebiir. Bu çerçevede bir ülkenin bölgesel ya da uluslararası platformda lider olarak kabul edilebilmesi de elbette diğer ülkeler tarafından lider olarak benimsenmesine bağlıdır. 2010’lu yılların ikinci yarısına girerken Asya devletlerini sırtlayıp, kalkınma basamaklarını atlatacak bir liderin varlığından söz etmemiz pek mümkün değil. Buna rağmen Çin’in bölgede özellikle son dönemde öne sürmüş olduğu projeler, kurduğu iyi ilişkiler ve çevre ülkelerle karşılıklı yürüttüğü uyumlu politikalar Çin’in bir anlamda bölge devletlerince lider olarak kabullenilmesini sağladı.
Günümüz dünyasında da bir ülkenin genel anlamda güçlü sayılabilmesi için ekonomik anlamda yeterince güçlü olması gerekiyor. Çin’in ise ekonomik anlamdaki istikrarlı yükselişini devam ettirebilmesi için dışarıda ve içeride asayişi sağlaması gerek. Bu çerçevede Çin’in dışarıda barışçıl bir yol izlemesinden öte görünen başka bir yol yok. Peki, bölgede bir anlamda başarıyı yakalayan Çin uluslar arası arenadaki barışçıl yükselişini nasıl sağlayacak?
Geçtiğimiz beş yüz yıl içerisindeki uluslararası ilişkiler tarihine bakılırsa, savaşla yahut savaş hazırlıklarıyla dolu olan bir geçmiş görürüz. Savaşların sebebini büyük ülkelerin zamanında güttüğü politikalara bağlarsak, izlenen politikalara “sıfır toplamlı oyun”[5] benzetmesi yapmamız mümkündür.
Bu çerçevede Çin’in 21. yüzyıldaki uluslararası arenada izlediği yolun, Sovyetlerin ve Avrupa güçlerinin daha önce izlediği yollardan farklı olması sebebiyle uluslar arası toplum ile birçok alanda ortak çıkarı söz konusu. Bu yüzden Çin’in diğer devletleri yükselişinin “barışçıl” olduğu konusunda ikna edebilmesi için mevcut uluslararası sistemi tam anlamıyla benimsemesi ve sahnede aktif rol alması gerekiyor.
Bu anlamda izlemeyi hedefledikleri ilk yol uluslararası kuruluşlarda rol alarak kendini diğer devletlerin önünde yeterince gösterebilmek.
Çin şu ana kadarki davranışlarıyla sistemden çıkar sağlayan bir ülke olarak mümkün olduğunca bu alanda kendini göstermeye çalıştı. Geçtiğimiz günlerde Çin’in önderliğinde kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankası ile birlikte Çin, uluslararası sistemde sadece katılımcı olarak değil aynı zamanda “kurucu rol” oynamak istediğini göstermiş oldu. Çin bu banka ile ekonomisinin “tehdit” değil, geniş pazarı ile Çin ekonomisinin genişlemesinin neticesinde dünya ekonomisi ve çevre ülkelerin kalkınması adına büyük fayda sağlayacağını göstermek istiyor.
Çin’in genel anlamdaki yükselişiyle doğru orantılı olarak uluslararası platformdaki söz hakkı da artmış oldu. Bu ise Çin’e batılı fikirlerin egemen olduğu uluslar arası toplumda kendi fikirlerini daha net ve açık bir şekilde öne sürme imkânı sundu.
Aynı zamanda yaşanan uluslararası anlaşmazlıklarda taraflar arasında görüşme ve işbirliği “barışçıl” yollarla sorunların çözülmesinde arabulucu rol oynama fırsatı sağladı. Çin özellikle Asya-Pasifik’te yürüttüğü çok taraflı politikalarla bölgenin kalkınması ve istikrarı adına gerçekleştirilen projelerde başrol oynayarak politikalarının herhangi bir tehdit içermediğini ve barışçıl olduğunu ispatlamak istiyor.
Sonuç
Bir ülkenin yükselişinin tehdit teşkil edip etmediği kanısına ulaşmak için askeri, ekonomi ve politika gibi tüm sahalardaki mevcut verilerine ve tahminlerine titizlikle bakmamız gerekir. Sadece tahminlere dayanarak ortaya atılan bir teorinin kabul edilemeyeceği gibi, sadece mevcut verilere dayanarak ulaşılan bir sonuca da kesin gözüyle bakamayız. Bu çerçevede Çin’e dair mevcut verilere baktığımızda Çin’in herhangi bir tehdit teşkil ettiğini söyleyemeyiz.
Özellikle bölgesel anlamda güttüğü politikalar ve yürüttüğü projeler tehdit teorisinin aksini ispatlar nitelikte. Her ne kadar yapılan tahminler Çin’in ilerde birçok alanda tehdit teşkil ettiğini gösterse de mevcut durum için böyle bir durumun varlığı söz konusu değil. Tahminde bulunurken göz önünde bulundurmamız gereken diğer önemli bir konu ise Çin’in ileride götüreceklerinin yanında tehdit teşkil ettiği öne sürülen alanlarda getirisinin de olacağı. Bu konuda bir örnek verecek olursak Çin ekonomisindeki büyüme ile birlikte Çin’in küresel ekonomik büyümeye katkısı yaklaşık 30%’u bulmuş durumda.
Bu bağlamda Çin’in gelecekte birçok alanda benzer şekillerde dünyaya yapacağı katkıları göz önünde bulundurursak, Çin’in büyümesinin tehdit teşkil ettiği konusunda net bir saptama yapamayız.
Dipnotlar
[1]Jiawu Savaşı(甲午战争):1894 yılında Japonya’nın Kuzey Kore ve Çin’i istila ettiği ve 1895 yılında Çin’in mağlubiyetiyle sonuçlanan savaş.
[2]Savunma Planı: 1992’de, dönemin Savunma Bakanı Yardımcısı olan Paul Wolfowitz’in gözetimi altında hazırlanan Savunma Planlama Rehberi.
[3]Teori 1992 yılında Huntington tarafından geliştirildikten sonra 1995-96, 1998-99, 2002 ve 2005 yıllarında farklı şekillerde gündeme geldi.
[4]Anad üni. Sf 43 poltk 1
[5]Sıfır Toplamlı Oyun: Bir oyun ya da ekonomik sistemde bir katılımcının kazanç ya da kayıplarının diğer katılımcıların kazanç ve kayıpları toplamına eşit olduğu bir durumdur.
KAYNAKÇA
李庆四 (2013-05-20), 美国为何总讲中国威胁论, 思想理论教育导刊
邓伟仪(2013-05-05), 中国和平崛起的历史和逻辑依据, 南方医科大学
周琦; 彭震(2009-05-15), 中国威胁论成因探析, 湘潭大学学报(哲学社会科学版)
刘建飞(2006-02-14), 和平崛起是中国的战略选择, 世界经济与政治
陈岳(2005-06-25), 中国威胁论与中国和平崛 —种层次分析法的解读, 外交评论(外交学院学报) 焦占广(2006-04-20), 冷战后美国炒作中国威胁论的特点及原因剖析, 思想理论教育导刊 院宗泽(2004-07-13), 中国和平崛起起发展道路的理论探讨, 国际问题研究
门洪华(2004-06-14), 中国和平崛起的国际战略框架, 世界经济与政治 Mearsheimer, John J. (April 2006), “China’s Unpeaceful Rise,” Current History, Vol. 105, No. 690, pp. 160-162.
Richardson, Graham (2010), “The China Threat: Myths, Realities and Implications for U.S. Foreign Policy “Jeffery M Bernstein,
Marie-Hélène L’Heureux, David Moffette, Graham Richardson, Adam Tereszowski, Caroline Trottier, Potentia No 2, Fall 2010: Centre for International Policy Studies, pp. 55-67











