Dünya görüşü, bir insanın etrafındaki nesne ve olgulara düşünce sistemi içerisinde vermiş olduğu cevaptır.  Diğer bir deyişle, insanın düşünce sisteminde nesnelere ve olgulara yönelik yapmış olduğu yorum, algılama, tanıma ve yargılamaların bütünüdür. İnsanlar başkalarının değerlendirmesini yaptığında oluştura geldikleri bu dünya görüşü penceresinden değerlendirme yaparak nesneleri ve olguları kabul eder ya da reddeder. Ana bileşeninin insan olduğu toplum da bir dünya görüşüne sahiptir. Toplum katmanındaki bu dünya görüşünü kısaca olay ve nesnelere yönelik toplu tepkiler ya da kabullenmeler olarak değerlendirebiliriz.

Evreni incelediğimizde atom parçacığından en büyük nesnelere kadar sayısız eşyanın bir biri içerisindeki mükemmel uyumu görürüz. Dolayısıyla, tüm bu evren içerisinde vuku bulan olaylarda belirli bir genel kuralın ve düzenin olduğunu varsayabiliriz. İnsanı evren içerisindeki bir nesne olarak gördüğümüzde ise insanlığın da belirli bir kural ve düzene sahip olması gerekecektir. İşte tam bu noktada karşımıza insanlık için evrensel değerlerin varlığı çıkmaktadır.

Ülkelerin kendi toprakları dışında olan ilişkilerini ve çıkarlarını belirlemede şüphesiz o toplumun sahip olduğu dünya görüşü oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Gerek ülke liderleri gerekse toplum fertleri kendi sınırları dışında gerçekleşen olayları sahip oldukları dünya görüşü süzgecinden geçirmektedirler. Dış politika açısından böyle bir yargılamadan sonra alınacak kararlar sadece o toplumları etkilemekle kalmayıp, kendi sınırları dışındaki olayları da etkileyecektir. Dolayısıyla tüm ülkelerin dış politika yapım aşamasında, kendi dünya görüşleri çerçevesinden evrensel değerleri savunması dünya barışı adına oldukça önemli bir yer teşkil etmektedir.

Çin Dış Politikasını Oluşturan Genel Dünya Görüşü Nedir ?

Köklü tarihi ve zengin kültürüyle en eski medeniyetlerden birisi olan Çin, tarih boyunca Batı toplumundan farklı olgular ortaya koyarak günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Oluşturmuş olduğu çeşitli düşünce sistemleriyle sadece kendi medeniyetini ayakta tutmakla kalmayıp, Uzakdoğu coğrafyasındaki birçok toplumuda etkilemiştir. Kendine has dünya görüşleriyle felsefe biliminde de diğer toplumlardan oldukça farklı ve özgün bir literatür oluşturmuştur. Geçmişte Çin medeniyetinin dünya görüşlerini şekillendiren felsefi akımlara baktığımızda, kendi dönemlerinde oldukça hüsnü kabul gören birçok düşünce sistemini örnek gösterebiliriz. Fakat bunlar içerisinde Tao, Konfüçyüs, Shangyang ve Guanzi’nın ortaya attığı dünya görüşü Çin tarihindeki devlet yönetimlerini başarıya götüren en önemli düşünce akımları olmuştur. Aynı zamanda bu akımlar toplum tarafından benimsenerek kısmen dini bir akımda oluşturmuştur. Çin tarihinde dünya görüşü adına ortaya konulmuş dört önemli felsefi akımdan, özellikle Konfüçyanizm kendi sınırlarını aşarak evrensel saygı görmüştür. Kuşkusuz Konfüçyanizmin ahlak, sevgi ve saygı gibi evrensel değerleri ön plana çıkarmasında bu denli küresel bir onay almasında önemli rolü vardır. Kısaca kadim geçmişinde Çin siyaseti ve toplumuna yön veren dünya görüşünün bu dört önemli felsefi akımdan oluştuğunu söyleyebiliriz. Her biri kendi bulunduğu dönem içerisinde halkları ve politikacıları etkilemiş, toplumun ve siyasilerin bu düşünce sistemleriyle oluşturmuş olduğu dünya görüşleri geleceklerine yön vermiştir. Fakat Qing imparatorluğunun son dönemlerinden itibaren, özellikle de imparatorluğun 1911’de yıkılmasından bu yana geleneksel düşünce sistemleri toplumda ve devlette eskiye kıyasla yeterli bir etki alanı oluşturamamıştır. 1911 öncesine kadar Çin siyasi yapısını etkileyen dünya görüşünü yukarıda arz ettiğimiz dört temel akımla izah edebilirken, modern tarih açısından karmaşık bir tablo ortaya çıkmaktadır. Devlet kültürü farklı yönleriyle geleneksel yapısını halen korurken, özellikle modern tarih ile birlikte ortaya çıkan diplomasi alanında Çin’in sahip olduğu dünya görüşünü izah etmekte zorlanmaktayız.

1911’e kadar kendini dünyanın merkezinde gören Çin anlayışı, son imparatorluk Qing hanedanlığını 19. yüzyılda dünya üzerindeki gelişmeleri takip etmekten geri bırakmıştır. Afyon savaşlarıyla Batıya karşı ağır tecrübelerle tarihi gerçekleri yaşayan Çin, gerek toplum düzeyinde gerekse devlet düzeyinde kendini çağın gereklerine uyduracak değişim sürecine sürüklemiştir. 1911 yılında kurulan Çin Cumhuriyeti,değişimin en önemli başlangıç noktası olsa da cumhuriyetin kurucusu Sun Zhongshan’ın ölümüyle birlikte ülke iç savaşa sürüklenmiştir. Çin topraklarında günden güne etkisini artıran Komünizmin, Milliyetçiler ve Japonlarla girdiği savaştan başarıyla ayrılması köklü medeniyetin tarihinde yepyeni bir sayfa açmıştır. 1949 yılında Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) ülke içi liderliği eline geçirmesiyle birlikte Çin Halk Cumhuriyetini (ÇHC) kurmuştur. Bu andan itibaren sosyalizm, toplumun ve devletin benimseyeceği dünya görüşü olmakla kalmayıp, Çin’in uluslararası arenadaki konumunu ve geleceğini belirlemiştir.

1949 sonrasında devlet ve toplum ideolojisi olarak benimsenen sosyalizm, Çin’in iç ve dış politikalarını yönlendiren temel dünya görüşü olmuştur. ÇHC’nin kuruluşunun ardından belirlenen ‘Tek taraflı’ dış politika, sosyalist dünya görüşü temelinde Sovyet Rusya ile tek yönlü ilişkileri ifade etmektedir.Belirlenen bu politikanın iki izahı bulunmaktadır:Birincisi, Çin’de ekonomik geri kalmışlığın Sovyet Rusya desteğiyle aşılması; ikincisi ise ÇKP’nin ülke içi ve dışı siyasi gücünü sağlamlaştırmasıdır. Bir anlamda ilk yıllardaki dış politika anlayışında ÇKP’nin çıkarları devlet çıkarlarının üzerinde yer almıştır. Siyasal gücün sağlamlaşması ve istikrar yakalaması ile birlikte Çin dış politikası kısmen daha kucaklayıcı ve açık bir perspektif izlemeye başlamıştır. Bu perspektifte,1955 yılında dönemin Dışişleri Bakanı ZhouEnlai’ın Bandung konferansında dile getirdiği ‘Birlikte Barışçıl Yaşamanın Beş Prensibi’ politikası, Çin diplomasisinin elde ettiği en önemli başarılarından birisi olmuştur. İç istikrarın yakalanmasından sonra kalkınma için ihtiyaç duyulan dış istikrar Çin’in böylesine bir dış politika üretmesinde etkili olurken, politikayı şekillendiren dünya görüşü yine sosyalizmin sınırları dışına çıkamamıştır. Aynı yıllarda  ‘Sosyalist devletlerin uluslararası prensibi’ Çin diplomasi literatüründeki yerini alırken ÇKP, kendi çıkarlarını devlet ve diğer sosyalist ülkelerle tek çatı altında toplamaya çalışmıştır. Kendi çıkarlarını uluslararası sosyalist ülkelerin çıkarlarıyla genişleten Çin dış politikasının genel dünya görüşü, 1956 yılında Polonya’da Sovyet Rusya’ya karşı çıkan ayaklanmalar sonucu geçerliliğini yitirmiştir. Sovyet Rusya’nın Polonya’daki olayları ağır bir şekilde bastırması Çin’i endişelendirmiştir. Her ne kadar Çin, o dönem içerisinde barışçıl yaşamanın beş prensibinin sosyalist devlet içerisinde de geçerli olduğunu ifade etsede, netice itibariyle beş prensip rafa kaldırılmıştır. Çin-Sovyet ilişkilerinin gerilemesinin başlangıç noktası olarak kabul edilen bu gelişmenin ardından, 1958 yılında Sovyetlerin Çin sınırında askeri amaçlı uzun dalga radyo istasyonu ve ortak filo kurmak istemesi gerilen ilişkilerin doruk noktasına çıkmasına neden oldu. Bu aynı zamanda Çin dış politika prensiplerini değiştiren önemli bir olay olmuş oldu. Sovyetlerin Çin sularında ortak filo kurmak istemesi, dönemin lideri Mao tarafından Çin’in egemenliğinin istila edilmesi olarak yorumlanırken, dış politikada benimsenen beş prensip yerini devrimci diplomasiye bıraktı. Mao’ya göre dış dünyanın desteğinin alınması oldukça önemliydi, bunun için ise nerede devrim hareketi gerçekleşiyorsa Çin o tarafa aktif destek vermeliydi. Bu dönemde Çin, üçüncü dünya ülkelerinde gerçekleşen devrimci hareketlere maddi ve lojistik destek sağlamaya başladı. 1969 yılında Çin’in kuzey doğu bölgesinde bulunan ZhenBaodao bölgesinde Sovyetlerle olan sınır anlaşmazlığı sonucu iki sosyalist devlet kısa süreli askeri çatışma yaşadı. Devrimci hareketlere destek ve Sovyetlerle yaşanan askeri çatışma Çin’in barış düşmanı olarak görülmesine neden oldu. Tüm bu gelişmeler dönemim dış politika anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda bu dönem Çin dış politikasını şekillendiren dünya görüşünün, ideolojik kalıplardan realist kalıba evirildiği önemli bir dönüm noktası olmuştur. 1970’lerin başları itibariyle realist bir dış politika yönelimi benimsemeye çalışan Çin, bu değişimle uluslararası arenada etkinliğini artırmaya başlamıştır. Çin-ABD ilişkilerinin normalleşmeye başlaması bu değişimin en önemli göstergesi olurken, dönemin lideri Deng Xiaoping barışçıl yaşamanın beş prensibi ilkesini dış politikada yeniden uygulamaya koymuştur. Yaptığı reformlarla ekonomik kalkınmayı hızla artıran Çinli lider, dış politikada beş prensip ilkesinin yanı sıra civar ülkelerle sınır sorunlarını çözmede karşılıklı anlayış ve sorunları dondurma ilkesini benimsemiştir. Deng Xiaoping’in meşhur“Kedinin siyah ya da beyaz olması önemli değildir, önemli olan onun fareyi yakalamasıdır” cümlesi kendi dönemindeki Çin dış politikasını yönlendiren önemli bir dünya görüşünü izah etmektedir. 1970’lerin başından 1980’lerin sonlarına kadar Çin dış politikasını yönlendiren dünya görüşü,Deng Xiaoping’in cümlesinden de anlaşılacağı üzere pragmatizm ve fırsatçılık olmuştur. Benimsenen beş prensip ile uluslararası barışı, pragmatist ve fırsatçı anlayışla kalkınmayı hedefleyen Çin kısa dönemde başarıya ulaşmıştır. Fakat 1989 yılında meydana gelen Tiananmen olayları başarısına gölge düşürmüştür. 1989 olayları ile birlikte uluslararası camia olaylara tepki gösterirken, benimsenen anlayışın önceki dönemlerden farklı olmadığını idrak etmiştir. Çin dış politikasında önemli bir dönüm noktası olan bu olay, Çin-ABD ilişkilerinin olaydan sonraki on yıl boyunca gerilmesine neden olmuştur. 1990’ların sonu ile birlikte yeni bir dış politika anlayışı kurgulayan Çin, barışçıl yükseliş tezi ile diplomasisini şekillendiren dünya görüşünü ortaya koymaya çalışmaktadır.

2000’li yılların başıyla ekonomik ve siyasi gücünü artıran Çin, dış politika anlayışında önemli bir değişim içerisindedir. Günümüzde Çin’in uluslararası çıkarları günden güne artmaktadır. 50’li yıllardan bu yana benimsenen ‘barışçıl var olabilmenin beş temel prensibi’ ilkesi zayıf ülkelerin kendini korumaya yönelik bir çabası olarak yorumlanabilir. Fakat günümüzde Çin artık büyük ve güçlü bir ülke konumuna yükselmiştir. Çin dış politikası enerji kaynakları mücadelesi, çıkar ilişkileri, başka ülkelerin iç işlerine karışma gibi birçok sorunla karşı karşıyadır. Hegemon bir güç olmayacağını iddia eden Çin, barışçıl yükseliş tezi ile uluslararası camiayı ikna etmeye çalışmaktadır. Fakat bir o kadar da söylem ve pratik kargaşası yaşamaktadır. 2013 yılı 18.ÇKP kongresindeki raporda dış politika ile ilgili ifade edilen söylemler bu kargaşaya bir örnek teşkil edebilir. Raporda yer alan “Çin uluslararası sistemin ve düzenin daha adil ve mantıklı bir yönde gelişmesini ilerletecektir” ifadesi mevcut sisteme ve düzene bir çeşit meydan okuma olarak yorumlanabilir. Ayrıca, mevcut düzenin ve sistemin Çin’e göre adaletli ve mantıklı olmadığı yorumu ortaya çıkarken, Çin’in düzeni barışçıl yükselişle nasıl daha adaletli ve mantıklı bir yönde geliştireceği, giderilmesi gereken önemli bir soru işaretidir.Burada Çin dış politikasını şekillendiren dünya görüşü karmaşasının pratiğe sorunsal olarak yansımasını görebiliriz.

Evrensel Değerlerin Çin Dış Politika Anlayışına Meydan Okuması

Tarihi süreç içerisinde irdelediğimiz dış politikayı şekillendiren dünya görüşü problemi, yakın dönem itibariyle Çin için yeni bir sorunsal oluşturmaktadır. Ülke içi toplumsal katmanda yaşanan dünya görüşü sorunsalı, dış politikada evrensel değer sorunsalı olarak ortaya çıkmaktadır. Yeni Çin dönemi ile birlikte Çin’de mevcut olan düşünce sistemi nedir? Çin modern mi yoksa geleneksel mi bir topluma sahiptir? Çin toplumunu yönlendiren genel dünya görüşü nedir? Bu sorular, Çin dış politikasındaki evrensel değer sorunsalını anlama adına önemli birer çıkış noktası olabilir. Çıkış noktasına koyduğumuz her bir soru başlı başına bir araştırma konusu olmakla birlikte,Çin toplumunun ne geleneksel ne de modern bir toplum olmadığını söyleyebiliriz. Geleneksel dört büyük düşünce sistemi bugünün toplumunda izlerini barındırsa da tam anlamıyla yaşandığı da söylenemez.Diğer taraftan sahip olduğu kültür ve anlayış açısından da Çin toplumu kentsel dönüşümünde ötesinde modern bir topluma henüz geçememiştir. Geçmişte Tao, Konfüçyüs gibi düşünürlerin dünya görüşü açısından sunmuş oldukları çerçeve umumi ve evrensel bir tablo çizerek, Çin medeniyetini ve kültürünü günümüzde taşımada önemli bir vazife üstlenmiştir. Yeni Çin dönemi ile birlikte geri kalmışlığın en önemli sebebi olarak gösterilen değerler hak ettiği yeri alamazken toplum, düşünce sisteminde geçiş dönemi yaşamaya başlamıştır. Geleneksel düşünce sisteminden Sosyalizme geçişte yaşanan süreç, toplum tarafından tam anlamıyla gerçekleşmemiştir. Çin gelişmekte olan bir ülke olsa da henüz modern bir ülke olmayı başaramamıştır. Modern ülke olduğunu varsaysak bile Çin toplumunun modern bir toplum seviyesine ulaştığını söyleyemeyiz.Evrensel değerlerin Çin dış politikası açısında oluşturduğu sorunsalda tam olarak bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Küreselleşmenin günden güne etkisini artırdığı dünyamızda, modern toplumlar ya da devletlerin en temel özelliği sahip olduğu evrensel değerlerdir. Dünya değerleri, kültür ve siyasal sistem üçlüsü arasındaki bu ilişki, bir ülkenin evrensel değer ortaya koyabilme ya da evrensel değer savunuculuğu yapabilme yetisini direk olarak etkileyecektir. Zengin kültürü ile bu üçlü ilişkide önemli kültürel alt yapıya sahip olan Çin, siyasal yapı ve dünya görüşü bakımından henüz evrensel değer üretecek ya da dış politikasını evrensel değerler merkezinde şekillendirecek bir zemine haiz değildir. 18. ÇKP kongresi raporunda ortaya atılan “üç katmanda 24 kelimeyle dünya görüşü ” Çin’in dünya görüşü noktasında yaşadığı sorunsalın bir diğer yansımasıdır.

Sonuç Yerine

İnsanların ve toplumların dünya görüşleri ya da değerleri sahip olduğu kültür çerçevesinde şekillenmektedir. Dolayısıyla dünya görüşü, toplumlar ve devletler açısında uzun birikimler sonucu oluşacak bir kavramdır. Kısa dönemli politikalarla dünya görüşü oluşturulamazken, iyi anlam ifade eden bütün kelimeleri bir araya koyarak da oluşmaz. Çin, büyüyen ekonomisi ve kadim medeniyetiyle kendi değerlerini ortaya net bir şekilde koyacağı dünya görüşü sistemine,hatta ihraç edebileceği evrensel bir değerler sistemine ihtiyacı vardır. ABD örneğinden görüleceği üzere, evrensel değer savunuculuğu yapmak her küresel aktör için önem arz eden bir olgudur. Küreselleşmenin toplum ve medeniyetleri birbirine yakınlaştırdığı bu dönemde, toplum ve devlet değerlerinde belirlenen evrensellik aynı ölçüde ülkelerin kaderlerini belirleyecektir. Ünlü antropoloji uzmanı Robert Edgerton’un tarihteki 300 medeniyet üzerinden yaptığı araştırmanın sonucuda bu gerçeği doğrular niteliktedir. Edgerton çalışmasının sonucunda şu ifadelere yer vermiştir; “Medeniyetler tarih boyunca ne zaman umumi ya da evrensel değer yargılarından ayrıldıysa o zaman yok olma sürecine girmiştir.”

Tüm bu değerleri diplomasi açısından değerlendirecek olursak, dış politika yapım aşamasında sahip olunan evrensel değerler,ülkeleri yine aynı doğrultuda uluslararası siyasi arenada daha fazla ya da daha az etkin kılacaktır. Bu gerçek Çin gibi bir sonraki süper güç adayı için olmazsa olmaz bir olgudur. Aksi halde eski İngiltere başbakanı Margaret Thatcher’in ifade ettiği gibi; Çin büyük bir ülke olamayacak, çünkü ihraç edebileceği evrensel bir dünya görüşü yok.